Muzik Kutusu << Geri Dön

Roll Dergisi için Muammer Ketencoğlu İle Söyleşi

Pelin Özer, Temmuz 2008


Pelin Özer

Roll Dergisi*, Haziran 2008

“CAVUR İZMİR KORDON BOYUN ŞEN OLSUN”

Müziğinizde her zaman eşlikçi tavrınızı koruyorsunuz. Akordeonu müziğinize yerleştirirken virtüoziteyi ön plana çıkarıp kendinizi vurgulamamayı tercih ediyorsunuz. Vokalde de sesiniz hep akordeonunuzun, öteki enstrümanların eşlikçisi.

Bunun doğru bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim en başta rahatlıkla. Eşlikçilik konusundan başlayalım, müziği enstrümanlara ayıramazsınız. Müzik en başta müziktir. Ortaya bir proje çıkarıyorsanız ve bunlar geleneksel müzikse, geleneksel müziğin her tarafı akordeondan oluşmuyor. Öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki, akordeonla icra edemediğimiz parçalar karşımıza çıkıyor. Yaptığınız projede bir konuya belgesel yaklaşmaya çalışıyorsunuz, Anadolu zeybeklerinde olduğu gibi. Zeybek müziğiyle ilgili o güne kadar yayımlanmamış örnekleri, zeybek müziğinin çeşitli yüzlerini, eski icra biçimlerini olabildiği kadar bir albümde insanlara sunmak istiyorsunuz. İş böyle olunca tabii ki Mehmet Erenler’i, zeybeklerin en saf hali olan davul-zurna kayıtlarını koyacaksınız albümlere, o parçaya uygun olmuyorsa akordeon da kullanmayacaksınız.

Yalnızca akordeon yorumlarından oluşan bir albüm projesi düşünüz var mı?

Evet, ileride başlıbaşına akordeonla ilişkimi, diyaloğumu anlatan bir albüm yapmak istiyorum. Geleneksel müzik tutkumun içinden sıyrılmış, çok sevdiğim örnekleri bir araya getiren bir çalışma... O zaman eşlikçi tavrımı ister istemez, konsept gereği, projenin kendisi gereği biraz sarsıp, biraz daha akordeonun baskın olduğu bir müzik ortaya çıkaracağım. Ama temel olarak geleneksel müziklerle haşır neşir olduğum için, yaptığım müziklerde akordeon saplantısından kurtulmam gerekiyor.

Akordeon çalmadığınız dönemler oldu mu?

İlkokulda, ortaokulda akordeon çaldım tabii ama sonra uzun süre ara verdim, üniversite yıllarında tekrar başladım. Geleneksel müziklerle ilgilenmeye başladığımda gördüm ki, iyi bir akordeoncu olursanız dünyanın her tarafından halk müziklerini rahatlıkla icra edebilirsiniz. Akordeonun olmadığı gelenekleri saymak akordeon olan gelenekleri saymaktan çok daha kolay. Çoğunda var çünkü. En temel kuralları öğrendikten sonra rahatça çalabiliyorsunuz. Lise döneminde düğün salonu orkestralarında çalıştığım için uzun süre akordeona ara vermek zorunda kaldım, ortaokulda klasik müzik çalıştım üç sene, piyano çaldım. 1975 yılından 1986-87’ye kadar akordeon çalmadım. Ondan sonra kendi yolumu kendim buldum. Hiçbir akordeon hocasından ders almadım, Balkan müziği dinledim, o teknikleri taklit etmeye, uyarlamaya çalıştım. Ve öyle bir şey oldu ki zaman içinde kendi üslûbumu yakaladım, diyebilir miyim, belki diyebilirim (gülüyor).

Vokale gelirsek...

Hiçbir şarkıcılık eğitimi almadım. İstanbul’da meyhanelerde geliştirdim şarkıcılığımı, kalabalık ortamlarda, kendi kendime evde şarkı söyledim. Şarkıcılık tekniği açısından bakıldığında özel bir eğitim almadım. Akordeon için de aslında öyle.

İlk akordeonunuz kapatılan bir halkevinden kurtarılmış...

Evet, sembolik bir dram buna vesile oldu.

Olumsuz bir durum olumlu bir hikâye başlatmış.

O akordeon bana verilmeseydi, bugün belki başka bir enstrüman çalacaktım. Yaşadığımız ya da ülkelerin yaşadığı bazı dramlar, bazı kötü şeyler içinden de olumlu şeyler çıkabiliyor. Hayatın sayılabilen ve sayılamayan bir sürü yüzünde mevcut bunlar. Halkevlerinin 1951’de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra apar topar kapatıldığını herkes biliyor. Köy Enstitüleri’yle birlikte Türkiye’nin iki yüz akından biriydi halkevleri. Tire o zaman gerçekten Cumhuriyet heyecanının hissedildiği bölgelerden biriymiş. 1950’de üç tane bando varmış. Demokrat Parti Bandosu, CHP Bandosu ve Belediye Bandosu. Halkevlerinin kapatılacağı söylentisi yayılmış ve herkes oradan bir şeyler araklamış. Sonuçta o yapılmasa, müzik aletleri devletin depolarında çürüyecekti muhtemelen.

Dayınız almıştı değil mi akordeonu?

Evet, bu hikâyede dayım başrolde (gülüyor). Ölünceye kadar Belediye Bandosu’nda şefti. Çok usta bir trompetçiydi. 70’li yılların başında o akordeonu almış, evine koymuş... Beni müzik konusunda çok özendirdi, çocukken dayımın çalmasından çok heyecanlanırdım. Bayramda geçit törenlerine giderdik annemle, bandoda tabii dayımız var, geçerken trompeti hemen çevirirdi bana. Aynı zamanda dayımın bir de düğün orkestrası vardı. Takım derlerdi onlara, o takımlarda genellikle trompet, saksafon ya da saksafon, klarnet olurdu. Bir iki nefesli, vurmalılar... Hatta dayımın ekibinde bir de akordeoncu vardı, Rafet Amca. Sünnetlerde, düğünlerde hem zeybek havalarını hem de o dönemin popüler parçalarını çalarlardı. O günlerden dayımdan hiçbir şey kalmadığına üzülürüm. Kendi çocukları dahil olmak üzere kimsede kayıt yok. Ben de yatılı okulda okuduğum için çok yakından sahip çıkamadım ona. Dayım Ali Rıza Su’dan bugüne hiçbir kayıt kalmadı. 90’ların başında kaybettik onu, muhtemelen belki bazı evlerde video kayıtları bulunuyor olabilir. O zamanlar yeni çıkmıştı video kameralar. Kapı kapı dolaşmak lazım. Annem eşeliyor, çok inatçıdır annem de benim gibi. O sesi duymak için önemli. Belki mükemmel bir kayıt olamayacak bulacağımız ama o ses benim kulağımda, ben öldüğüm zaman gidecek.

Akordeonla mı başladınız?

Dayım bana çocukken önce bir trampet getirdi, sonra takımlarda kullanılan davullardan... İki parçadan oluşurdu, kocaman bir davul, üzerinde zili var. Balkanlarda, nefesli çalgı topluluklarına eşlik eden davullar hep öyledir, özellikle Sırbistan’da. Hem pedalla davul çalarsınız, hem de sağ elle trampetle beraber zili... Solda da trampeti dururdu. En son olarak akordeonu verdi dayım, kendi kendime öğrendim. “Hav hav benim cici köpeğim” falan (gülüyor). İlkokulda, ortaokulda değerli müzik öğretmenlerim oldu. Üniversitede kendi yolumu kendi keşfediş serüvenimle bağlantılı olarak, geleneksel müziklere ilgi duydum ve yeniden çocukken elime aldığım akordeonu buldum.

Üniversiteye gelmeden önce, müziğin gelecekte hayatınızı kaplayacağını düşünür müydünüz?

Çocukken bunu çok da hesap etmeden yaşarsınız. O günkü mutluluk, o günkü büyü neyse onu o gün yaşarsınız. En azından ben öyle yaşadım. Gelecek bugün de benim için pek öngörülemeyen bir şey. “İzmir Hatırası”nı çıkarırken, bu kadar ilgi olacağını öngöremediğim gibi, beş sene sonra ne olur, bunu da öngöremiyorum. Belki agnostik, bilinemezci bir yapım olduğu için. Çocukken, hatırladığım kadarıyla çok büyük hayaller kurmazdım. Ama yaşadığımı o kadar yoğun, o kadar derinliğine yaşardım ki, bunu çok iyi hatırlıyorum.

Müzik hayatı, Bornova Körler Okulu’nda da devam etti.

Bornova Körler Okulu 1973’te açılmıştı, biz ilk öğrenciler olarak gittik. Belki ilk öğrenciler olduğumuz için çok özen gördük orada. Kısa zamanda müzikle çok ilgili bir çocuk olduğum ortaya çıktı. Hemen ele aldılar beni. Okul orkestrasında hem şarkıcı oldum hem bateri çaldım, hem de parçalara göre entrüman değiştirdim. Bayram Şimşek’ti müzik öğretmenimiz, Bayram Hoca çok değerli bir müzisyendi, fakat tabii bütün çalgıları çalacak diye bir şey yok. Benim ritme ve bateriye ilgi duyduğum anlaşılınca, dışarıdan bir hoca ayarlandı. Her hafta uğrardı, gelirdi, çeşitli ritimler öğretirdi bana. Boş zamanlarda doğrudan müzik odasına giderdik onunla.

Gaziantep’e ortaokul için gitmiştiniz değil mi? Ege’den Güneydoğu’ya gitmek nasıldı?

Zorunlu olarak ortaokul için Gaziantep Körler Okulu’na gönderildik. O zamanlar görmeyenler için ortaokul sayısı çok azdı. Yeni bir şehir, 1977 yılı, ortalık çok karışık. Eğitim Enstitüsü’nün hemen dibinde bizim okulumuz. Antep’te kaldığım üç sene boyunca silah sesleri konusunda uzman oldum. Başka bir şive, başka kokular... Ege’den Güneydoğu’ya giden bir insanın belki bir zaman yadırgama olarak adlandırılabilecek duyguları... Durum değişikliği yaşayan herkesin hissedeceği şeyler. Trende giderken ilk kez hayatınızda Kürtçe duyuyorsunuz, dengbejlerin uzun havasını dinliyorsunuz. Kürtçeyle ilk orada tanıştım. Türkiye’de yaşayan ve sizin gibi konuşmayan insanlar olduğunu fark ediyorsunuz. Bu da benim için önemliydi. Orayı hissetmenin ilk adımını o zaman atmışım. Çok sevdim sonradan. İnsanları, insanların sıcaklığını, müziklerini... 1980’de tekrar Tire’ye dönüp, düğün orkestralarında çalıştığımda Güneydoğu türkülerini çalıp söyledim. Mesela “Ayağımda Kundura”yı okurdum (gülüyor). Antep’teki çatışma ortamı okula da yansıyordu, insanlar ikiye ayrılmıştı. Er ya da geç taraf olmanın sorumluluğunu orada fark ettim. Okulda tam anlamıyla bir körler dövüşü yaşandı, iki taraf birbirine girdi. Toplu şiddetle ilk karşılaştığım andır. Sonra bir daha da öyle bir olay yaşamadım, inşallah da yaşamam.

Yoksul bir öğrenci olarak Antep’te “doyum-döküm” bir kebap yiyemediğinizi söylemişsiniz. Bu deyim nereden?

Tire’de böyle söylerler. Doğrudur, üç sene içinde Antep’in mutfağını az çok kokulardan takip ettik. Sonradan takipçisi oldum, o başka.

Oradaki müzik atmosferi nasıldı?

İlk müzik dersi başladı, öğretmen geldi başladı konuşmaya: “Benim adım Naim Çavuş, 1944 yılında Yunanistan’ın İskeçe şehrinde doğdum”. Üç sene boyunca birlikte çalıştık, çok sevdim onu. Ayrıcalıklılık duygusunu hissettim onun sayesinde.

Egelilik ve müzik birleşince...

İzmir’de yaşardı ailesi, İzmir’den ona bir şeyler getirirdim, bir ayağı hep İzmir’deydi. Ama bunun ötesinde, çok iyi bir müzisyendi, piyano çalardı, sesi harikaydı. 1960’lı yıllarda İstanbul’da bulunduğu için o dönemin halk müziklerini çok iyi bilirdi. Ana dili Rumcaydı tabii, 1950’lerin ortasında Türkiye’ye göç etmişler. Yazları İstanbul’a geldiğinde Büyükada’daki Rum dostlarından o sene çıkan plakları, kasetleri toplardı. Antep gibi bir yerde Yunanistan’daki müzik geleneğini izlemeye çalışan çok meraklı bir insandı. Naim Çavuş’un üzerimde çok büyük etkisi oldu. Yunan müziğine attığım ilk adımı ona borçluyum. Konuşma biçiminden, kişiliğinden çok etkilendim. O yaşlarda insan birilerini kendine örnek alıyor. Şimdiki gençler nasıl popçuları örnek alıyorsa, biz de o zaman çevremizdeki insanlar arasından bir seçim yapıyorduk. Onun karizması çok önemlidir benim için. 90’ların başında kalp krizinden kaybettik onu. Yunan müziğiyle başlayan, zaman içinde başka geleneklere de sıçrayan, ana akımdan farklı müzik eğilimlerimin temelini o atmıştır. Bugün geldiğim noktayı onunla paylaşabilmeyi çok isterdim. Zaman zaman rüyamda görürüm onu, üç beş ayda bir beni yoklar. Onu rüyamda gördüğüm zaman mutlu uyanırım. 

Rüyalarınızı sık sık hatırlar mısınız? Onları kaydeder misiniz?

Şimdi zorlasam, hayatım boyunca gördüğüm üç beş rüyayı hatırlarım belki ama not etmem. Çok özel olmadıkça da hatırlamam, o gün kendi aramızda konuşuruz, sonra uçar. Naim Hoca’nın sesi kulağımda ama rüyada gerçek gibi duruyor ses. Rüyada onun sesini tekrar tekrar gerçek gibi duymak bana mutluluk verir (gülüyor).

Görebilenlerin hafızasında ses uzakta kalıyor belki de, genelde rüyaları görüntülerle aktarıp sesleri atlıyoruz.

Mutlaka ama birçok insan aslında duyduklarını da anımsıyor. Bu kendinizi ne kadar dinlediğinize, yokladığınıza bağlı. Birçok insan aslında görerek yaşıyor, duyarak yaşamıyor. O insanlar genelde dinlemesini bilmeyen insanlar. Çünkü görüyorlar, ihtiyaç duyduklarında okuyorlar, ya da karşılarındakinin yüzünden az çok ne demek istediğini anlıyorlar. Çok da ayrıntıya bakmıyor, dinlemiyorlar (gülüyor).

Dinlemek önemli. Bir söyleşide gençlere öğüt vermeniz gerekmiş. Orada, “gördüklerinize değil, duyduklarınıza inanın” demişsiniz.

Çok doğru söylemişim (gülüyor).

Bu da bir sağlamlık testi gibi. Sağlam sözün, sözünde durmanın, söze güvenmenin önemini anımsatıyor. Görüntünün iktdarda olduğu zamanlarda bunu sık sık hatırlamalıyız.

Desteklemek lazım, eğer görme yetisine sahipseniz, güvenmekte çok büyük hata yapabiliyorsunuz. Ben de arzu ederdim tabii duyduklarımı, dilimde hissettiklerimi gördüklerimle de sınamayı, ama böyle bir seçeneğim yok. Bu durumda antenleri daha çok açacağız. Sezgi denen şey zaman içinde daha da etkin olacak, bu kaçınılmaz. Bazı yaratıcı karakterler daha içlerine kapanık, dış dünyaya daha kapalı oluyorlar. Onu da anlarım, o mizaçla da ilgilidir, belki bilinçli bir seçimdir. Ben öyle değilim, dış dünyayı, insanlarla iletişimi çok seviyorum. Bire bir iletişimi seviyorum ama. Arkadaşlıkların aynı anda beş kişi arasında olabileceğine inanmıyorum. Sayı arttıkça derinlik azalıyor. İnsanlarla iletişim içinde olmak, onlardan aldığım elektrik benim için çok önemli. Hayatı tanırken sezgilerimi insanlar yoluyla da sınıyorum. Sadece okuduklarımla değil. Bazen olmadık soyut düşünceler içine giriyoruz ve birtakım sezgilerimiz oluyor hayata, dünyaya dair. Bir şair için bunlar yakın bir şey, ama diğer taraftan dış dünya da çok önemli benim için. Hayvanları çok seviyorum mesela.

Özellikle düşkün olduğunuz, beslediğiniz bir tür oldu mu?

Teorik olarak bütün hayvanları seviyorum ama teorik olarak sevmeniz yetmiyor, dokunabildiğiniz hayvanları anımsıyorsunuz. Dolayısıyla dokunabildiğim, bir duygu alabildiğim hayvanları ister istemez daha çok seviyorum. Koyunları seviyorum mesela, kedileri, köpekleri seviyorum. Çocukluğumdan beri hayvanlarla iyi bir ilişkim oldu.

Tire’de bahçeniz de olmuştur mutlaka ve orada hayvanlar...

Tire’nin çevresi tarlalarla doluydu o zaman. Şimdi fabrikalarla dolu. Bizim evimiz de köy evi ayarında bir evdi. Babam urgancılık yapardı. Kendir bitkisinin liflerinden doğal halatlar... O zamanlar çok gelişmişti bu meslek, şimdi artık bitti. 1950’lerde, 60’larda yalnızca urgancılık yapan iki bin esnaf varmış. Urgancılar Loncası vardı, hatırlıyorum. Urgancılık çok özgün bir meslekti. Pek çok aşamalardan geçerek oluşur ve normal bir şehir evinde asla yapılamaz. Evde uzun bir koridor vardır, o koridorda çalışırlar. Tabii Tire’de hep doğanın içindeydik, her zaman hayvanımız oldu, kedimiz... Kediyi çok severiz ailecek. Sonra bir ara tütüncülük yaptı ailem, o zaman eşeklerimiz oldu. Onlar da çok tatlı hayvanlar, çok severdim eşekleri. Dudaklarına dokunup, “Sünger dudak” derdim (gülüyor). Hiç dokundunuz mu bilmiyorum bir eşek dudağına, çok yumuşak bir doku... Saldırgan da değildir eşekler. Burada, apartmanda hayvan beslemek zor tabii, sık sık şehir dışına çıkıyoruz.

 “İzmir Hatırası”nda annenizden derlediğiniz, eşiniz Deniz Ketencoğlu’nun yorumladığı bir türkü yer alıyor. Ailenizin müzikle arası nasıldı? Evde çalınır söylenir miydi?

Babam Belediye bandosunda uzun yıllar davul çaldı. Ama evde aktif bir müzik yaşantısı olduğunu söyleyemem. Tütün hasadı bittiğinde tarladan şehre dönmeden bir gün önce dayım mutlaka trompetini alır gelirdi. Ben de ona vurmalılarla eşlik ederdim. Annem ise her fırsat bulduğunda bana kendi annesinden öğrendiği türküleri söylerdi. “Alt’ay oldu ben bu dağı aşalı” türküsünü çocukluğumdan beri hem annemden duyardım hem de kadın düğünlerine gelip çalıp söyleyen profesyonel kadın müzisyenlerden. Bu türküyü eşimin sesinden duyurmak benim için son derece anlamlı.

Sizin Egeliliğiniz ne kadar geçmişe dayanıyor? Anne ve babanız nereden gelmişler Tire’ye?

Annemin baba tarafı ve babamın tüm ailesi Balkan Savaşı sırasında Selanik’e bağlı Gevgeli Köyü’nden gelip yerleşmişler Tire’ye. Annemin anne tarafı Tire’nin köylerinden.  Ancak nedense bu Balkan bağlantısının izleri pek yoktu günlük hayatta.

İlk kulak ağrınızın Yunan müziği olduğunu biliyoruz. Radyodan sonra Yunan müziğiyle ilk yakın temasınız Antep’te Naim Çavuş aracılığıyla mı oldu?

Evet, önceleri hep radyodan dinlerdim Yunan müziklerini. İlkokulda Naim Hoca bana bir 45’lik hediye etmişti, o 45’likte Kazancidis’in parçaları beni çok etkiledi. To Telefteo Vradi Mu ( Son akşamım) ve Manduala ( Bir kadın ismi). Yazları zaten hep Tire’de oluyordum, Yunan, Balkan radyolarını dinliyordum, özellikle de Sofya radyosunu. Politik bilinçlenme anlamında da Sofya radyosunun yayınları önemlidir, dünyaya bakışıma renk katmıştır. Akordeonun öyle de çalınabildiğini ilk kez radyoda duydum ve çok etkiledi bu beni. Tavır olarak müzikte virtüozite üzerinden gitmiyorum ama her müzisyen gibi, tekniği mükemmel olan müzisyenlere hayranlık duyuyorum. Kazancidis’i keşfettikten sonra Yunan müziğine ilgim daha da arttı. Boğaziçi Üniversitesi’ne girince, orada arkadaşlarla iletişim içine geçtim, kısa zamanda bu konuda konferanslar verebilecek haline geldim. Yunan müziği ilk kulak ağrımsa, Kazancidis de ilk Yunanlı şarkıcım olarak kulak ağrım. Onu hep başlangıç adımı olarak andım. Sonradan Kazancidis hep bir numaram olmadı belki, ama onunla başladım. 2004’te vefat etti, arkasından Açık Radyo’da bir program yaptım onu anmak için. 2007’nin sonuna geldik, Yunanistan’ın uluslararası televizyon kanalı ERT World’den, Stin Igia Mas adlı programından bir telefon geldi. Aşağı yukarı beş altı senedir devam eden bir program bu, programın sunucusu ve yapımcısı, Spyros  Papadopoulos her cumartesi bir konsept buluyor, o konseptle ilgili insanları davet ediyor, rahat bir ortamda hep birlikte söyleniyor, çalınıyor. O hafta Kazancidis’i anacaklarmış, bizi de davet ettiler. 1974’ten 2007’ye... 33 sene sonra Kazancidis’i anmak için düzenlenen bir programa davet edildim ve ilk öğrendiğim şarkılardan ikisini söyledim. Onun 1960’larda Türkçe söylediği parçalar vardır, onlardan birini de Deniz (Ketencoğlu) söyledi. Beni mutlu eden hoş bir program oldu, yakında koyacağız youtube’a.

Yunan müziklerini icra edip söylemeye başladığınızda dili biliyor muydunuz, sözcüklerin anlamıyla ilgili miydiniz?

Yunanca öğrenmedim. O zamanlar bu konuda hazırlanmış görmeyenler için Braille kitaplar yoktu. Ben de günlük konuşma dilini öğrenmekle yetinmek istemedim. Ama yıllar içinde tabii birçok sözcüğün ne anlama geldiğini, cümle yapılarını öğrendim.

Müzikle sözcüklerin melodisi benim için ideal bir bileşimdi. Hem müziğin kendisi hem de dilin kendisi... İçimden gelen bir şeydi sanki. Bu müzik tam bana göreydi. İsveç müziğiyle hiçbir karşılaştırma yapamam, ama Yunan müziğiyle tam bir etkileşim içindeydim. Tabii o zaman için, şu an daha farklı bakıyorum meselelere O zamanlar, Yunan müziğiyle tanışınca, hayatımın müziği budur dedim. Anadolu müziği değildi hayatımın müziği.

Yıllarca Türk müziği çalıp söylemediniz...

Yunanca şarkılarla bir özdeşleşme yaşadım, onları seslendirmek, onları çalmak büyük zevkti benim için. Yunanistan’dan gelen müzisyenlerle çok emprovize seanslar yapardık. Yunan müziğinin genel karakteri bende o güne dek yaşadığım en yoğun özdeşleşmeyi yarattı. Müzik-dinleyici ilişkisinde olduğu gibi müzik-müzisyen ilişkisinde de özdeşleşme çok önemli bir kavram. Müslüm Gürses’in şarkılarını dinlerken kendine jilet vuran zihniyetle benim yirmili yaşlarımda Yunan müziği dinlerken aldığım hazzın arkasındaki aslında aynı şeydi. Tabii orada kültür farkı var, eğitimsizlik var, şu var bu var ama temel kavram bence özdeşleşme burada. Benim de kendime görev edindiğim şey, özdeşleştiğim şeyleri insanlara aktarmak. Özdeşleşmediğim, yapmaktan mutlu olmadığım hiçbir şeye bulaşmıyorum.

Lise için Antep’ten Tire’ye döndünüz değil mi?

Görmeyenler için lise olmadığından, Tire’ye döndüm. Artık görmeyenler için özel ortaokul bile yok, entegre eğitim yaygınlaştı. Görmeyen öğrenciler gören öğrencilerle birarada eğitim alıyor. Ayrı eğitimden daha doğru bence. Tabii okuma yazma öğrendikten sonra karışmak daha faydalı. Ayrı ayrı okullara gidildiği zaman, insan sonradan çok keskin bir yüzleşme yaşıyor. Görenler de liseye geldikleri zaman ilk kez görmeyen biriyle tanışmış oluyorlar, bambaşka dünyadan biri... Geç bir tanışma oluyor dünyanın gerçekleriyle. Liseyi normal lisede okudum. Derslerde bir daktiloyla notlar alırdım, başta öğrenciler rahatsız olurdu gürültüden ama giderek alıştılar. Arkadaşlarımız kitapları okurdu bize, liseyi hep dinleyerek, zorlanmadan bitirdim.

Tire’den Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandığınıza göre, iyi bir öğrenciymişsiniz.  Daha önce İstanbul’a gitmiş miydiniz? Oradaki sesler, kokular, hava nasıl geldi size?

Evet, eniştem beni yurda yerleştirdi. Başta çok zorlandım, ama giderek attım üzerimden o yabancılığı. Önce görmeyen arkadaşların grubuna katılıp yurtta bir görmeyen olarak yaşamayı öğrendim. Zamanla kendi çevremi oluşturdum. Hazırlıkta kendi sınıfımdan arkadaşlarım oldu, müzik çevresinden insanlarla tanıştım. Boğaziçi’nde ilk konserimi 8 Haziran 1984’te verdim. Müzik beni okuldaki öğrencilerden bir biçimde ayırdı. Çok iyi anımsıyorum, birinci dönemin sonunda bir dinleti yapmıştım hazırlıktan sınıf arkadaşlarıma. O zamana kadar müzikle ilgilendiğimi biliyorlardı ama öyle müzisyen olduğumu bilmiyorlardı. Zaman zaman insan ayrıcalıklı olmaktan mutlu olur ya, onu yaşadım o konserde. Bazılarının özgün durumları, onların ister istemez çevresindeki insanlardan biraz daha farklı algılanmalarına neden oluyor. Ben bir biçimde hep öyle algılandım, ama şımarmamaya çalıştım hep. Bunu bir baskı unsuru olarak, bir eşitsizlik durumu olarak kullanmamaya gayret ettim. Bazen bilincim dışında bir şeyler yaptımsa beni affetsinler.

Üniversite yıllarında çalışıyor muydunuz?

İlk seneler çalışmadım, burslarımla biraz idare etmeye çalıştım ama sonra, özellikle okuldan ayrılmaya karar verdiğimde çalışmak zorunda kaldım, başka bir çarem yoktu. Üçüncü sınıfta ayrılma kararı aldım. Boğaziçi’nde aslında isteyerek girdiğim halde psikoloji dışında her şeyle ilgilenirdim. Okumalar yapıyordum, görmeyenlere sesli kitap kampanyalarının başında bulunuyordum.

Boğaziçi Üniversitesi o alanda öncüdür bildiğimiz kadarıyla.

Tabii, görmeyenler için ilk üniversite kütüphanesi Boğaziçi’ndeydi. Ağırlıklı olarak İngilizce kitaplarla başladık, kasetlerden oluşan bir kitaplık kurmaya karar verdik. Her sene ben o işin başında bulunuyordum gönüllü olarak. Tabii ister istemez kitapların çoğunu da ben belirliyordum (gülüyor). Müzikle tabii hep ilgileniyordum. Görsel işitsel bölümümüz vardı kütüphanede. Orada Robert Kolej zamanından kalma çeşitli ülke müziklerini içeren long play’ler vardı. Onlar benim dünya müzikleriyle ilgili araştırma tarihimin başlangıcıdır. O güne kadar Yunan müziği, Bulgar müziği hakkında fikrim vardı ama Şili’den, Japonya’dan, Afrika’dan gelen gelenekler nasıldır, hiçbir fikrim yoktu. Nadiren dinlemiştim. Filiz Ali TRT radyosunda geleneksel müzikleri anlatan programlar yapardı. Onu dinlerdim, çok hoşuma giderdi. Hindistan, Pakistan, Çin... O long play’ler bana bambaşka kapılar açtı. Her ne kadar sonunda ben yine Balkan müziklerine, çevre ülkelerin müziklerine geri döndüysem de, dünyanın her tarafından geleneksel müziklere açık olmaya gayret ediyorum.

Arşivciliği hiç aksatmadan sürdürdünüz. Açık Radyo’daki “Tuna’nın Beri Yanı”nda tüm meraklılar için müzikal dünya turlarınız 13 yıldır sürüyor...

Bugün dünyanın dört yanından binlerce CD ve LP’den oluşan geniş bir halk müziği arşivim var. Başlarda kazancımın neredeyse tümünü plaklara veriyordum. Arşivciliğin dünyanın geleneksel müziğine karşı duyduğum açlığı giderme ve yapmaya çalıştığım müzikleri analitik kavrama isteğinden kaynaklanıyor. On üç yıldır her hafta sunduğum Tuna’nın Beri Yanı’nda ağırlıklı olarak arşivimin Balkan müziği bölümünü kullanıyorum. Zaman zaman kendi koyduğum sınırları yine kendim ihlal ederek bambaşka yerlerden müzikler de dinletiyorum.

Bütçem oranında yalnız ilgilendiğim konularla sınırlı kalmayıp, dünyanın olmadık yerlerinden müzikler toplamaya çalışıyorum. Bu, özdeşleşme alanını belirlememde bana yardımcı oldu. Hoşlandığınız bir müziği üç tane dükkân dolaşarak bulmak var, bir de üç yüz tane dükkân dolaşarak bulmak var. Sonuçta ben dünyadaki bütün geleneksel müziklerle ilgili bilgi edinmeye çalıştım. Zaman zaman bambaşka projelerde, konferanslarda o müziklerden yararlanıyorum. Dünya müziğinde yaptığım taramalar sayesinde hem halk müziklerindeki evrensel temaları daha iyi yakalamış oldum hem de gerçekten hangisiyle özdeşleşebileceğimi, hangi müziğin benim için bir numara olduğunu kesin olarak anlamış oldum. Dünya geleneklerini dolaşmasam da belki bu müziği yapacaktım ama aklım bir yerlerde kalacaktı. Moğol müziğini, Afrika müziğini dinlemeden Balkan müziğine gönül vermiş olacaktım. Belki biraz uzun sürdü, dolambaçlı bir yoldan kürkçü dükkânına geri dönmüş oldum ama çok daha emin olmuş oldum yaptığım işten. Ayrıca o dolambaçlı yol sırasında edindiğim deneyimler de bana bambaşka birikimler hediye etti.

Kazancidis’ten sonra Yorgo Dalaras’ın sizin için ayrı bir önemi olmuş. Onun sizi intihardan kurtardığı doğru mu?

Hepimizin hayatı anlamsız bulduğu zamanlar olur. Bazen bu anlamsızlık her zamankinden daha derin hissedilir. Öyle bir anda kimini doktorlar hayata geri döndürür kimini sevdikleri. Beni de müzik tutkusu ve Dalaras’ın sesi kurtarmıştı. Dalaras’la yine Naim Hoca sayesinde tanıştım. 1984’te ilk kez onun Dalaras olduğunu bilerek dinledim. Gerçekten beni çok etkiledi. Atina’yı bir fahişeye benzettiği parçası vardır, çok güzeldir. Son yıllarda tavır olarak kendime yakın hissetmesem de yorumunu hep ayrı bir yere koyarım. 1990’lardan sonra Dalaras adım adım star tavrı içine girdi. O güzelim sesini paraya dönüştürmenin türlü yollarını arayıp buldu. Aşırı milliyetçi söylemleriyle de kafamdaki sanatçı imzaji sevimsizleşti.  Rumelihisarı’nda vereceği konser iptal edilmişti. O konser Dünya Ortodoks Gençlik Kongresi’nin kapanışı vesilesiyle düzenlenmişti. Ne garip bir tesadüf ki iptal edilince bizi davet ettiler, Muammer Ketencoğlu ve Zeybek Topluluğu olarak Dalaras’ın yerine biz konser verdik (gülüyor). Yunanistan’da 1990’lı yıllardan itibaren Dalaras sanayii oluştu. Dalaras’ın çalıştığı firma, yeni sanatçılara albüm yaparken, mutlaka içine Dalaras’ın bir parçasını koydu ve kapağa hep “Yorgo Dalaras’ın katkılarıyla” ibaresi yerleştirdi. Gençlerden bir grup çıktı piyasaya ve albümlerinin kapağına, “Yorgo Dalaras’ın katkıları olmadan” yazdılar. Bu pek hoş bir tavır olarak görünür bana (gülüyor). Yine de sonuçta Dalaras’ın sesini dinlemekten büyük keyif duyuyorum. Artık nasıl bir ayrımsa, kişiliğiyle sesini kafamda ayırmaya çalışıyorum. Hala zaman zaman çok güzel albümler yayınlıyor. Yine bana sorsalar en çok sevdiğim şarkıcıların başına yazarım adını.

“Türküleri yüreğiyle dinleyen kişi adam öldüremez” diyen biri olarak geleneksel müzik aracılığıyla köklere, saf olana işaret etmek üzerine neler düşünüyorsunuz?

Bütün sanatlarda kökler ne kadar saklanabilir, korunabilir, buna kafa yormak gerek. Edebiyatta halk şiiri, destanlar, resimde mağara çizimleri... “Yeryüzünün Yedi Rengi” adıyla dört yıl boyunca düzenlediğimiz konserlerden birinin broşürüne yazmıştık bu sözü. Orada türlü milletten müzisyenler bir araya gelip konserler vermiştik. Ermeni,  Gürcü arkadaşlarımız vardı. Türlü milletlerin halk melodilerini bir araya getirmiştik, dünyanın çeşitli bölgelerinden halk müziklerini seslendiriyorduk. O zamanın bakışıyla duygusal bir yaklaşım olarak yorumlanmıştı ama ben buna inanıyorum. Birçok röportajda soruyorlar dünya barışına müziğin katkısı nedir diye. Sonuçta hiçbir yaptırımı olmayan, dünyanın bugün yaşadığı şiddetin karşısına konduğunda zaman zaman komik kaçabilecek bir sanat dalı müzik. Elinde hiçbir gücü yok ama sonuçta insan kalbiyle yaşıyor ve müzik de doğrudan oraya dokunuyor. Dolayısıyla insanlara yakınlarında ya da uzaklarında, bilmedikleri kültürlerin müziklerini dinletebiliyorsak, onlardan bir kısmı en azından önyargılarından arınıp onların içine girebiliyorlarsa, bu çok anlamlı geliyor bana. Belki iğneyle kuyu kazmak gibi, hatta belki bir şey kazmamak gibi, yüreklerde bırakılan küçük izler gibi. Ama bundan başkası da elimizden gelmiyor.

Yola çıktığınız günden bu yana inatçı tavrınızı sürdürdünüz. Gelenekselden yana tavır alırken dönemler değişti, algılar, bakışlar, milliyetçiliğin dozu değişti ama sizin tavrınız hep aynı kaldı. Bu anlamda yaklaşımınız da oldukça geleneksel.

İnat, burnunun dikine gitmek ya da ödün vermeden yolunda yürümek,  ne derseniz deyin, bunlar benim serüvenimde önemli kavramlar.  Kendi evrimim içinde hiç vazgeçmediğim temel düşüncelerim oldu; geleneksel müziğe duyduğum saygı, titizliğim, içime sinmeyenden uzak durmak, doğal olmak, oluşturduğum ürünün kalıcı olması için gösterdiğim özen ve teknik ustalıktan çok orta çıkan ürünün aktardığı duyguya önem vermek. Bu kurallarımı hep sevdim.

Rebetikoyla tanışmamız epey geç oldu. Costas Ferris’in filmden önce pek haberimiz yoktu, ardından da sizin hazırladığınız rebetiko seçkisini alıp dinlemiştik.

Önce yasaklandı, uzun süre gelemedi. Ben o sıralarda Viyana’ya bir yakın dostumu ziyarete gittiğimde hem o filmin müziklerini hem de genel olarak rebetiko müziğini keşfettim. Rebetikoyu ilk Viyana’da dinledim. Zaten çok az insan biliyordu o zaman.

“Sevdalı Kıyılar”ı nasıl kaydettiniz?

Cengiz Onural’la yakın arkadaştık, bir süre Yeni Türkü topluluğuyla beraber çalıştık. Cengiz, ilk albümüm “Sevdalı Kıyılar”ı özendiren insandır. O anlamda büyük önemi var benim için. Kayıtları yaptık, albüm stüdyoda rehin kaldı, parasını veremedik. Piyangodan bana on beş milyon para çıktı o günlerde ve o paranın tamamını verip master’ı aldık (gülüyor). 1993’te, nihayet, iki sene bekledikten sonra Kalan Müzik’ten “Sevdalı Kıyılar” çıktı. Albüm çevremde güzel tepkiler yarattı. Kıbrıs’ta çok güzel konserler yaptık. O zaman tek başıma çalışıyordum, akordeon ve ses, o kadardı. Ayvalık Cunda’da gerçek halkla buluştuğum ilk konseri verdim. Çok iyi anımsıyorum tarihini, 13 Haziran 1993. Kıbrıs turnesi yaptık, yine akşamları çeşitli mekânlarda çalışmaya devam ettik. O yıllarda Balkan müziğine ilgi artmaya başladı. 90’lı yıllardan itibaren çok yoğun bir plak akımı oldu İstanbul’a. Ben de gerçek arşivciliğe 1990’larda başladım. O günlerde bütün paramı plaklara verdiğimi hatırlarım. Bir taraftan Yunan müziği, bir taraftan Balkan müziği devam ediyordu. 1992’de aniden, dünyanın çeşitli bölgelerinden halk müziği konserleri yapalım diye bir fikir uyandı kafamda. Hemen bu konuyla ilgilenebilecek arkadaşları topladım, repertuarı oluşturdum, “Yeryüzünün Yedi Rengi” konserleri böylece 1993’ün mayıs ayında başladı. Gençlik Günleri yapılırdı eskiden rahmetli Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde, dört sene aralıksız devam etti bu konserler. Balkanlar dışındaki müziklere duyduğum ilgiyi bu konserler ayakta tuttu. O dört sene boyunca çeşitli ülkelerden halk müziği örneklerini repertuara aldık. 1994’te Rebetiko seçkisi Rebetika adıyla yayımlandı. Bunun ikincisini Rebetika II adıyla 1996’da yayınladım.  1995’te dört kasetten oluşan Halklardan Ezgiler serisini yayınladım. Bu seri Ermenistan, Azerbaycan, Gürcüstan ve Orta Asya halk ezgilerini içeriyordu. Yine 1995’te Doğu Avrupa geleneksel müziğinden etkilenen ve Amerika’da gelişen Yahudi Aşkenaz müzik geleneği klezmer müziğinin eski kayıtlarından oluşan Klezmer müziğinin öncülerini yayınladım. 1999 yılında Aktüel Dergisi için bir derleme kaset hazırladım. Kosova İçin Barış adındaki bu çalışma Kosova, Makedonya ve Bosna’dan halk müziği örnekleri içeriyordu. 2001’de Karanfilin Moruna- Anadolu Zeybekleri ile Bir Balkan Yolculuğu topluluğunun ilk albümü olan Ayde Mori’yi yayınladık.  2007’de Balakn Yolculuğu’nun ikinci albümünü yayınladık.  Konser kayıtlardan oluşan bu albümü 2006 yılında kaybettiğimiz grubumuzun klarnetçisi usta müzisyen Aytunç Nevzat Matracı anısına yayınladık. 2007’de kurucu üyesi olduğum Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından hazırlanan Belleklerdeki Güzellik: Mübadele Türküleri adlı kitaplı CD çalışmasının CD editörlüğünü yaptım. Bu çalışma mübadele döneminde Yunanistan’dan gelen ve anadili Türkçe olmayan mübadil çocukları ya da torunlarından toplanmış Rumca, Makedonca, Pomakça ve Ulahça alan kayıtlarından oluşuyor.  2008 başında ise uzun bir araştırma ve kayıt aşamasından sonra ortaya çıkan İzmir Hatırası’nı yayınladım.

Bugüne dek yaptığınız bütün albümlerinizde belgeselci bir yaklaşım dikkati çekiyor. Geleneğe bağlılıkla birlikte, sosyal, tarihi, kültürel arka planı da olabildiğince bütün olarak dinleyiciye sunuyorsunuz.

Geleneksel müzik pek hafife alınmayacak bir alan olduğu için arka planını da dinleyiciyle paylaşmak zorundasınız. 1990’lı yıllarda artık benim temel ilgi alanımın Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya civarından geleneksel müzik olduğu iyice ortaya çıktı. Önce yaşıyorsunuz, ondan sonra ad koyuyorsunuz. Geleneksel müzik tutkum adım adım böylece ortaya çıktı. En dolaysız, en net, tereddüde yer bırakmayan, en saf, içgüdüsel biçimde oluşan müzik, halk müziği. Tarihsel olayları, kahramanlık hikâyelerini, destanları, savaşları, mitolojiyi, bütün bunları en katkısız bulabildiğiniz yer halk müziği, bütün dünyada böyle. Tabii eninde sonunda ben çağdaş bir müzisyenim, akordeon çalıyorum ve bu aletin olanaklarıyla sınırlıyım. Elimden geldiğince araştırmaya önem veriyorum. Albümlerimize açıklayıcı bilgiler koymaya, konserlerimizde ettiğimiz üç beş sözle yaptığımız işin arkasını doldurmaya çalışıyorum.

Bunca yıllık birliktelikten sonra akordeonu nasıl tanımlıyorsunuz?

Akordeon literatürde de nefesli bir çalgı olarak geçer. Siz klavye görüyorsunuz ama garip bir şekilde nefesli bir çalgıdır, çünkü mekanizma havayla çalışır. İnsan duygusunu çok iyi aktaran bir çalgı. Bir avantajı var, çoksesli... Hem ritmi hem melodiyi aynı anda veriyorsunuz, akor basıyorsunuz. Kendi kendine yetebilen, modern zamanların öncesinde ortaya çıkmış akustik çalgıların içinde en karmaşık olanlardan birisi. Akordeon çalmak aslında çok gerçek bir şey. Bazen icra eden insanla çalgısı arasında çok organik bir bağlantı olamayabiliyor. Flüdü düşünün, çok ince, keyifleri olan bir saz ama insan vücuduyla karşılaştırıldığında çok küçük. Akordeonu kucakladığınız zaman yapmak istediklerinizi onunla yapabileceğinizi hissediyorsunuz, onu kendinizin bir parçası gibi duyuyorsunuz. Kucaklıyorsunuz onu, terliyorsunuz, on on beş defa aynı akordeonu çaldığınız zaman sizin teriniz ve kokunuz ona geçiyor. Doğrudan kolla çaldığınız için kaslarınız güçleniyor. Akordeon çalarken bir mücadele veriyorsunuz.

Kaç kilo akordeonunuz?

13 kilo. Bu nedenle genelde kadın akordeoncu pek çıkmıyor. Ama yine de arp nasıl kadınlarla özdeşleşmişse, akordeon da erkeklerle o şekilde özdeşleşmiş değil. Arp çalan erkekten daha çok sayıda kadın akordeoncu var.

Son olarak Hollanda’da Zeybek Topluluğunuzla bir konser verdiniz. Nasıl geçti o konser? Sizin birbirinden bağımsız pek çok topluluğunuz var. Nasıl mümkün oluyor her birini ayakta ve üretken tutmak?

En başta inatçılığım sayesinde sürüyor (gülüyor). Ama neler çektiğimi ben biliyorum tabii. Dünyada en zor şey insanla uğraşmak. Hele müzikte demokrasi olmuyor, tiyatroda belki olur ama müzikte olmuyor. Çok özel bazı durumlar dışında... Grup üyelerinin konuya aynı derecede hakim olması, hemen hemen herkesin eşit oranda katkıda bulunması, herkesin elini taşın altına benzeri oranda koyması... Böyle bir ekip çok çok nadir çıkar. Bunu yakalayan, böyle olduğunu düşündüğümüz gruplar da ender yaşarlar. Süreci yönlendiren insan veya insanlar var. Ben de kendi alanımda hep yalnız oldum. Balkan müziği konusunda, rebetiko konusunda, hatta şimdi üzerinde çalıştığımız kadın folklörü araştırmaları konusunda yalnızım. Ne yapmak istediğimi çok zor anlatabildim insanlara. Ona rağmen yaptığım işleri, çok anlamlı bulduğum, bir şekilde başka türlü varolamadığım için yapıyorum. Aslında bütün bunları başka türlü yapamadığım için yapıyorum (gülüyor). Popüler müzik ya da ana akıma daha yakın müzikler yapabilecek olsam, kim istemez daha makul paralar kazanmayı... Ama benim bünyem kaldırmıyor.

Ana akıma dahil olmayı reddettikçe araştırma derinleşiyor, grupların sayısı, çalışmalarınızın bereketi artıyor. Yoksulluk bir bakıma daha üretken kılıyor sanatçıyı.

Birçok şeyin değerini daha kolay anlayabildiğimizi düşünüyorum. Daha kötü bir noktadan biraz daha iyiye doğru gelen insanlar daha değerbilir oluyorlar. 

Halk müziğinde bağlamanın karşısına akordeonu çıkaran ilk ve tek kişi siz oldunuz.

Akordeon, Anadolu’nun belli bölgelerinde ana halk müziği çalgılarındandır zaten. Balkanlarla iletişim nedeniyle Trakya’da, Gürcü müziği ile etkileşim yüzümden Artvin’de, Azerbaycan coğrafyasına yakınlığı yüzünden de Kars geleneğinde baskındır. Bunun yanısıra 1860 yılından itibaren Kafkasya’dan Anadolu’ya gerçekleşen göçle getirilen bir çeşit akordeon olan pişine, Anadolu’nun hiç beklemediğimiz köşelerinde karşımıza çıkıverir.

Halk müziğindeki ana akım yaklaşımında bağlamanın tartışmasız egemenliğini görüyoruz. İşte tam burada ben, ses dizilerine dikkat etmek koşuluyla, kendi geleneğinde akordeon olmayan bölgelerin müziğine de akordeonu uyarlamaya gayret ediyorum. Bu anlamada ilk ve henüz tek olabilirim.

Akordeon batı müziği normlarına dayalı olarak üretilmiş tampere bir çalgı. Bu yüzden kom ses içeren birçok makamı akordeonla seslendiremezsiniz. Bunlara dikkat etmek koşuluyla akordeonumla Türk halk müziği icra ediyorum. Bir akordeoncu olarak bunu yapmalıydım zaten. Derdim bağlamanın karşısına çıkmak değil gelenekten öğrendiklerimi kendi çalgıma uyarlamak. Türkiye’de iyi bir müzik eleştirisi geleneği yok. Bunu bugüne kadar yeren de olmadı, takdir eden de.

“Karanfilin Moruna” ve “İzmir Hatırası”nda zeybek çalışmalarınızın en özel örneklerini dinliyoruz. Zeybek eda olarak da, müzikal form olarak da çok ilgi çekici bir tür. Zeybek Topluluğu nasıl kuruldu?

Zeybek Topluluğu’nun evveliyatı 1996’ya dek gidiyor. Uzun süre Kumpanya Ketencoğlu olarak devam ettik ve yüzde 95 oranında Rumca parçalar çaldık. Rebetiko şarkıları, hem İzmir stili hem de daha sonraki klasik dönem repertuar çaldık. Orhan Osman da o dönemde beraber çaldığım değerli müzisyen arkadaşlarımdan biriydi. 2002’de bir yol ayrımına geldik, o başka şeyler yapmak istedi. Bugünkü Zeybek Topluluğu’nun omurgası o zaman oluştu. Zaten ben de aşağı yukarı aynı zamanlarda daha çok Türkçe türküler söylemeye başlamıştım. Ege’nin Türkçe ve Rumca müziğini Zeybek Topluluğu’yla çalma düşüncesi 2002’de çıktı ve ismimizi Muammer Ketencoğlu ve Zeybek Topluluğu koyduk.

Zeybek, Ege müziğini anlamak için en önemli anahtar sözcük. Ege müziğinin en temel, en birinci müzik formu. Ege’deki Rum geleneği için bu biraz daha tartışılabilir. Rumca müzik geleneğinde zeybek formunun dışında pek çok form var, dolayısıyla zeybek birincil değil ama önemli. Ama bizim Ege’deki Türk kültüründe bütün ritimler 9 üzerinden gidiyor, 9/2’lik, 9/8’lik... Zeybek müziğinin temelinde de 9’lu ölçüler yattığı için Ege türkülerinin yüzde doksanı 9’lu ölçülerden geliyor. Ege’yi düşündüğümüzde ilk akla gelen sözcüklerden biri, bu nedenle böyle koyduk ismimizi. Ağırlıklı olarak Türkçe-Rumca halk türküleri, İzmir tarzı rebetikolar seslendiriyoruz. Aynı makamlardaki Türkçe ve Rumca türkülerden ve aynı ritimdeki Türkçe ve Rumca türkülerden yola çıkarak repertuarı oluşturuyoruz. Ritmik ve makamsal ortaklıklardan bahsediyorum, yoksa aynı şarkının Türkçesi ve Rumcasından değil. O çok klasik bir yaklaşım, hatta onun litratürü son derece sınırlı. Beş on tane türkü üzerinde dönüp dolaşılıyor. İçi ister istemez boşaltılmış bir yaklaşım oluyor, oysa ortak olan şey makamlar ve ritimler. Ayrıca beraber yaşayan insanların her şeylerinin ortak olması gerekmiyor, farklılıklar da var. Biz bu farklı örnekleri de olabildiği kadar sunmaya çalışıyoruz. 90 dakikalık konserlerde bunun altı ne kadar çizilebilirse çizmeye çalışıyoruz.

Zeybek Topluluğu olarak ne sıklıkta konser veriyorsunuz?

Değişiyor tabii ama ortalama ayda bir iki konser veriyoruz. Yurtdışında çok konser yaptık. Yunanistan başta olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinde çaldık. Geçen sene köklü bir festival olan Atina Festivali’ne katıldık. Çok güzel bir konser oldu, olumlu tepkiler aldık seyirciden. Birçok albümümde Zeybek Topluluğu’nda birlikte çalıştım arkadaşlarımdan, başta Cengiz Onural olmak üzere destek alıyorum.

Balkan Yolculuğu topluluğu “Yeryüzünün Yedi Rengi” konserlerinde mi oluştu?

Evet, o konserlerden doğdu. 1997’de çalışmaya başladık. Sumru Ağıryürüyen, Brenna MacCrimmon ve Cevdet Erek’le beraber pek çok konser yaptık yurt içinde ve dışında. 2001’de yayımladığımız “Ayde Mori” albümü albümü böylece ortaya çıkmış oldu. O albüm Balkanlar’daki köy müziği geleneğine küçük bir bakış niteliği taşıyor. Bana sorarsanız tek kusuru İngilizce çevirisinin olmayışıydı. Onu da artık internet sitesine koyduğumuz İngilizce çeviriyle kapatmaya çalışıyoruz ama önemli bir kusur bu.

Geçen sene çıkardığınız “Balkan Yolculuğu”nu, kaybettiğiniz grup arkadaşınız Aytunç Nevzat Matracı’ya adamışsınız. Klarnet üstadı Matracı’nın yorumu, grubun uyumu, enerjisi çok çarpıcı.

İki meraklının bu kaotik dünyada birbirini bulması, altı sene de olsa berbaer çalışabilmesi çok büyük şanstı. O da çok meraklı bir insandı, çocukluğunda, gençliğinde lokantacılık yapmış ama müzik sevgisi bir şekilde hayatını belirlemiş. Benim tanıdığım zamanlarda bile ailesi, anne babası onun müzikle uğraşmasından hoşlanmazlardı. Ama o da benim gibi, tabii bambaşka koşullarda direnmiş ve gerçekten müthiş bir müzisyen olarak kendini yetiştirmiş. Nota okuması, tekniği mükemmel olan harika bir insandı. Aytunç diyorduk biz ona, o benim hayatımda çalarken en rahat ettiğim müzisyenlerden biriydi. Aytunç İzmir’deydi, ben İstanbul’da yaşıyordum, ileride daha uzun süre hep beraber çalacakmışız gibi geliyordu bize ama tabii yok öyle bir şey. İster istemez hayat bizi günü yaşamaya ittiği için birlikte stüdyoya girmeyi hep erteledik. Aytunç’u kaybedince altı yıl boyunca yaptığımız konser kayıtlarından bir albüm oluşturmaya karar verdik. Öyle güzel çalmışız ki bazı konserlerde ama kayıt iyi olmamış, bazen de çok iyi yapılmış kayıtlarda öyle hatalar yapmışız ki, inanılmaz. Konserlerin doğası gereği tabii. Albümde hem çaldığımız parçaları temsil edebilecek en temel şarkılara yer verdik, hem de Aytunç’u temsil edecek parçalara... Aytunç kardeşimiz vefat etmeseydi belki bu albüm çıkmayacaktı, öyle çalmaya devam edecektik konserlerde, sürekli erteleyecektik hayatı. Keşke öyle olsaydı tabii. Dayımın trompetini duyma şansım yok belki artık ama Aytunç’un kaydını ortaya koymak önemliydi.

Aynı yıl çıkardığınız Karanfilin Moruna, Anadolu Zeybekleri  albümü, aynı zamanda zeybekler üzerine yapılmış ilk bütünlüklü çalışma özelliğini de taşıyor değil mi?

Evet, o kapsamda bir albüm ilk kez yapıldığı için, Yunanca ve İngilizce çeviri de koyduk albümün kitapçığına. Müzikal açıdan da türlü icra biçimlerinden örnekler koymaya çalıştık.

Yunanistan’da piyasaya sürüldü mü?

Hayır ama pek çok derlemede yer aldı. Birçok Yunanlı müzisyen arkadaşımız o derlemeler sayesinde beni keşfetti. Radyolarda çok çalındı, referans oldu. Difono dergisinin verdiği Komşudan Şarkılar isimli derlemede ilk kez bu zeybeklerden bir parça yer aldı ve çok beğenildi. Balkan Yolculuğu, 2001’den sonra Aytunç’u içine alarak, Brenna’yı Kanada’ya göndererek bir değişim geçirdi. Şehir müziklerine biraz daha yöneldik, klarnet ve akordeonla icra edilebilecek örnekleri içeren biraz daha farklı bir repertuar ortaya çıktı. Yine Balkan Yolculuğu’yla pek çok konser yaptık. Yunanistan’da, İsrail’de çaldık, Girit’te turnelerimiz oldu ve Aytunç’un vefatıyla tatile girdik. Ama şimdi Balkan Yolculuğu yeniden toparlanıyor. Önümüzdeki günlerde provalar yapacağız ve en geç sonbaharda Balkan Yolculuğu yeniden konserlerine başlayacak.

Yeni eklenen üyeler var mı?

Evet, üç kadın şarkıcı var; Deniz Ketencoğlu, Şule Kocaman Saraç ve Selda Koçak... Biz böylece üç saz üç ses olacağız. Deniz üç grubun da değişmez elemanı. Her şey yolunda giderse klarnette Sakip Songelen arkadaşımız yer alacak. Sakip, Aytunç’un öğrencisi, son derece iyi bir tekniği var. Hem Aytunç hem Sakip İzmir’de Çamdibi mahallesinde yaşayan, vakti zamanında anne babaları Makedonya’dan gelmiş müzisyenler. Dolayısıyla Makedon kültürü Çamdibi’nde hâlâ çok baskın. Makedonların müzik kültürü de Türk müziğiyle beraber, güzel bir karışım halinde orada yaşıyor. Aytunç da o kültürün ürünüdür. Aytunç’u Egeli olmaktan çok Makedon olarak tanımlamak gerekir. Çamdibi’nde insanlar köy köy yerleştirilmiş aynı sokaklara. İlginç bir ortam, bir gün yolunuz düştüğünde sokaklarında dolaşmanız bile yetecektir farklılığı görmeniz için.

Kadın Sesleri Topluluğu da bugünlerde çok aktif, sık sık konser veriyorsunuz. Nisan sonunda Hollanda’daydınız, mayıs başında Bakırköy’deydiniz, haftaya Harbiye’desiniz... Bu topluluk nasıl kuruldu?

Kadın Sesleri Topluluğu aslında Aytunç’un vefatı günlerine denk geldi. Aslında iyi ki de o günlere denk geldi, beni o kederden, sıkıntıdan çekip aldı. Yıllardır düşünürdüm kadınlara özgü bir folklör olduğunu zaten kimi türkülerden bilir, hissederdik bunu. Fakat gerek erkekler gerek kadınlar, tabii türkü icracılarından bahsediyorum, söyledikleri türkülerin erkek mentalitesini mi kadın mentalitesini mi gösterdiğine dikkat etmeden yorumlarlardı. Yani hâlâ aslında belki dil yapımızdan, dişil eril eklerimiz olmamasından kaynaklanan bir alışkanlıkla buna dikkat edilmiyor. Erkekler kadın türkülerini okuyor, kadınlar erkek türkülerini seslendiriyorlar. Ben hep şu örneği veriyorum; bir kadının “Al Fadimem” türküsünü söylemesi ya da benim “Alim gitme pazara / Uğratırlar nazara” türküsünü okumam, değer yargılarını zorlamazsak, azıcık abes geliyor bana. Klasik bir tutumla söylüyorum bunu, derdim ayrımcılık yaratmak, onu ortaya çıkarıp pekiştirmek değil asla. Fakat erkeklerin ve kadınların hayata bakışlarının, günlük yaşam pratiklerinin sonuçta birbiriyle çelişkili olmasa da ayrı iki kültür yarattığını düşünüyorum. Şehirlerde bugün artık kadınların ve erkeklerin günlük pratik içinde o kadar da farklı olmadıklarını söyleyebiliriz belki ama kırsal hayatta tamamen bir iş bölümü, bu iş bölümünden kaynaklanan eğilim farklılıkları söz konusu. Bunların doğal olarak kültüre ve müziğe yansıdığını görüyoruz. Bunlardan yola çıktım, aynı zamanda kadınların kültürünün bilinçli veya bilinçsiz daha göz ardı edildiğini, daha geri plana atıldığını gördüm. Meseleye müzik çerçevesinden bakıp, kadınların bizzat kendilerinin ürettiği türküleri derli toplu olarak sunmanın çok anlamlı olacağını, kadınlara erkek türküleri değil de kendi içlerinden çıkmış türküleri söyletmenin çok önemli olduğunu düşündüm. Başta TRT repertuarı olmak üzere, kişisel koleksiyonlar, kendi eş dost çevremizden bulduğumuz türküler geniş bir literatür ortaya çıkardı. Üç seneye yaklaşan zaman içinde aşağı yukarı altmış tane türkü geçmişiz repertuara. Tabii akordeon koma ses içermediği için belli makamları baştan kaybetmiş oluyoruz. Bu açıdan da düşününce hiç de azımsanmayacak bir birikim var. Başka bir tarafından düşünürseniz, kadınlardan türkü derlemenin güçlüğü de bu birikimi büyük ölçüde azaltan bir değişken.

Derleme işlerini hep erkekler yaptığı, kadınlar daha içe kapalı yaşadığı için mi böyle olmuş?

Anadolu’da herkes Aleviler gibi yaşamıyor ne yazık ki. Türkü derlemek için Anadolu’ya hep erkekler gönderilmiş, daha çok erkeklerden türkü toplanmış. Erkeklerden alınmış öyle çok kadın ağzı türkü var ki. Tam tersi de var tabii. Aslında halkın içinde somut bir ayrım yapılmamış icra ederken. Pek dikkat edilmemiş buna ama bugün artık bizim bunları derli toplu ortaya çıkarabilmemiz için böyle bir ayrıma ihtiyacımız var. Hele böyle bir Kadın Sesleri Topluluğu kurmuşken, onlara erkek mentalitesini gösteren, o kültürü yansıtan türküleri okutmanın bir anlamı yok. İstanbul’da, Bursa’da birçok konser verdik, televizyon programlarına katıldık. Kral TV’de Ramazan ayı boyunca iftar programında her gün yer aldık.

“Elveda Rumeli”nin müziklerinde de imzanız var...

O dizi için iki parça kaydettik, yakında çıkacak soundtrack’in içinde bu iki parça da yer alacak.

Sadece kendi topluluklarınızla çalışmakla kalmıyor, geniş bir müzikal ailenin eşlikçisi olmayı da sürdürüyorsunuz. Pek çok yeni albümde sizin adınıza rastlıyoruz.

Aynı kulvarda olmasa bile yan yana yürüdüğümüz birçok müzisyen arkadaşla her zaman karşılıklı birbirimizi destekledik. Yansımalar Grubu, İncesaz, Mircan Kaya, Birol Topaloğlu... Bazen çalmadan da katkıda bulunuyorum, danışman ve arşivci olarak. Son olarak Yinon Muallem’in albümüne bir katkım oldu.

“İzmir Hatırası” çok sevildi ve alışılmadık biçimde iyi bir satış grafiği yakaladı. Albüm, özenle hazırlanmış kitapçığı ve müzikal yaklaşımıyla geldiğiniz noktanın özeti gibi. Belgeselci bakışınız, çokkültürlülük, düzenlemelerin özeni ve farklılığı...

Evet bütün yaklaşımlarımı bir araya topladı o albüm. Şu ana kadar yaptıklarımın müzikal açıdan olmasa da teorik bir özeti oldu “İzmir Hatırası”.

Sizi harekete geçiren ne oldu?

Birçok alanda olduğu gibi bu alanda da büyük bir boşluk vardı. İzmir, Türkiye’nin üçüncü büyük şehri. Kozmopolit yapısıyla çok derin izler bırakmış, o izleri yangına rağmen korumayı başarmış, benim memleketim aynı zamanda. Bütün bunlar birleşti, öyle bir zaman geldi ki, doğru bir zamandı o, bunu projelendirdik, sponsorumuz da uygun buldu projeyi. Uzun bir zamana yayıldı bu çalışma. Çok aceleden hoşlanmıyorum. “İzmir Hatırası”nın her aşaması aşağı yukarı iki buçuk sene sürdü.

Sanki İzmirlilik kavram olarak yerleşmek, tartışılmak için de böyle bir çalışma bekliyordu. Çağdaş bir yorumla geçmişe dönmek İzmir’in bugününe dair ipucu olmuş.

Bu alanda ilk çalışma. İzmir için çok şey yazılmış, şiirler, kitaplar, fotoğraf derlemeleri yayımlanmış, ama böyle bir geleneksel müzik albümü hiç yapılmamış. Orada yaşayan insanları ayırmayan, olabildiği kadar kucaklayan başka bir çalışma yok.

Levanten ve Ermenilerden malzeme bulamadığınızı belirtmişsiniz. Bu da çok üzücü bir durum...

Tabii, biz de farklı düzeylerde bu acıklılığı yaşıyoruz. Kadın türkülerini toplarken, eski düğüncü kadınların çoğunun artık öldüğünü, o türküleri anımsayan çok az insan bulunduğunu gördük. Türlü türlü düzeyde geleneksel müzikler hep böyle bir sıkıntı yaşıyor. “İzmir Hatırası” alanında ilk çalışma sonuçta, sorumluluğu da bu nedenle çok büyüktü benim için.

Albümün yayımlanması tam da Expo tartışmalarına denk geldi.

Tabii, o asla benim öngörülerimde yer almayan bir durumdu. Expo’yu bile ben bu sene öğrendim. Ama Expo Sekreterliği albümü satın almış ve bütün delegelere göndermiş (gülüyor).

Albümün tanıtımına katkıda bulunmuş demek ki Expo. Bir İzmirliler lobisi de oluştu mu albüm çevresinde?

Evet, bazı delegelerden olumlu eleştiriler aldık. (gülüyor) Tabii her şehrin kendine özgü bir hemşerilik imajı var. İzmirliler de bu albümle başka türlü bir yakınlık kuruyor. Çekirdeğe çiğdem diyenler, daha rahat giyinenler... Bu tip sosyal bellekte yer almış bazı imajlar var İzmir’e dair ama ben bunlardan uzağım biraz. İzmirli olmaktan çok özel bir şey duymuyorum. Ben bir dünyalı gibi yaşıyorum ama tabii yaşadığım yöreye karşı, en iyi bildiğim az çok orası olduğu için bir sorumluluğum var, o nedenlerle bu işleri yapıyorum. Yoksa ne Tire’yle ne İzmir’le çok özel bir feodal bağlantım yok (gülüyor).

“İzmir Hatırası” derinliği olan, tüketilmeyen bir çalışma olmuş, gelecekte bir klasik olarak tanımlanacak. Kaçıncı baskıda şu an?

Eskiden bana albümlerin kaç sattığını soranlara, “Otuz sene sonra satsın diye yapıyorum” derdim (gülüyor). Bu albüm altı ayda üç baskı yaptı. Satış oranları görece tabii, eskiden Tarkan’lar beş yüz, altı yüz bin satardı ama durum değişti. Şimdi bazı yerlerde sıralamada Tarkan’ın üstündeydi bizim albüm (gülüyor).

Albümün beşinci parçası “İzmir Üçlemesi” bir iddiayı duyuruyor. Üç ayrı kültürün sesinin birbirine hiç sezdirmeden eklenebildiğini kanıtlıyor...

Ne mutlu ki bunu birçok dinleyiciden duyabiliyorum, bunu becerebilmişiz. Yoksa pek çok insanın iddiası oluyor ama gerçeklik kazanamıyor.

İzmir müziği Yunanistan’da Türkiye’de olduğundan daha canlıymış...

Evet, çünkü 1922-26 mübadelesi sonrasında Batı Anadolu’dan göçen Rumlar kısa zamanda örgütlenip kendi derneklerini kurdular, kendi kültürlerini bir şekilde yaşattılar ve Küçük Asya Araştırmaları Enstitüsü’nün çalışmaları sayesinde 1930’dan bu yana Batı Anadolu’dan göçen insanlar arasından binlerce şarkı derlendi. Rebetikonun ilk dönemine de biz İzmir stili rebetiko dediğimiz için, İzmir havaları diye aradığımızda, Yunanistan’da ilk bakışta yirmi yirmi beş CD çıkarabilirim dükkânlardan. Cumhuriyet döneminden sonra, hatta belki Balkan Savaşı’ndan sonra adım adım Batı Anadolu’nun, Ege ve Trakya’nın Türk kültür hayatında daha az rol almaya başladığını görüyoruz. Diğerlerine özel bir antipati duyduğum için söylemiyorum bunu, bir saptama olarak söylüyorum. İzmir insanı, Ege ve Trakya insanı kendi kültürünü koruma ve geliştirme konusunda yeterince inatçı davranmamış bugüne kadar. Bütün bunlar yüzünden Türkiye’de Ege ve Trakya müzik kültürleri çok daha zayıf kaldı, çok daha az sayıda malzemeyle dinleyiciye ulaştı.

Müzikal temelleriyle ve fotoğraflarıyla o dönemi gözümüzde canlandırmamızı da sağlamışsınız kitapçıkta.

O kitapçığı baştan sona Deniz Ketencoğlu’yla birlikte hazırladık. Deniz’le bol bol okuduk. Makaleleri, üç geleneği anlatan yazıları işine hakim olan insanlara yazdırdık. Ben görmeyen bir insanım ama kitapçığın görselliğini çok önemsedim. Özellikle fotoğraflarda insanlar görünsün istedim. İzmir söz konusu olduğunda bina fotoğrafları yerleştirmenin çok da faydası yoktu. Ağırlıklı olarak eski insanların fotoğraflarını koyduk. Çok güzel kitaplar yayımlamış Büyükşehir Belediyesi, oradan 20. yüzyıl başından, 19. yüzyıl sonundan kartpostallar seçtik. Halı dokuyan kadınlar, incir işçileri, sıradan insanları göstermenin çok daha mantıklı olacağını düşündüm. Halk müziği sunuyoruz insanlara. Saat Kulesi’ni, asansörü, İzmir’in kentsoylu hayatını gösteren binaları, ortamları göstermenin anlamı yoktu.

1917’de çekilmiş İzmir Tiyatrosu fotoğrafı İzmir burjuvazisinin durumu hakkında epey fikir veriyor.

O da İzmir’in öteki yüzü sonuçta. Hâlâ böyle bir tiyatro yok diyenler var, çünkü yanmış. İzmir’de o yıllarda 75 tane tiyatro varmış.

Janet ve Jak Esim de arşivleriyle albüme katkıda bulunanlar arasında. İlk defa bu albümde Rumca söylemişler...

Onların derlemelerinden faydalandık ve yine onlara söylettik. Bayağı ders çalıştılar, yaptıkları işi çok ciddiye alan insanlar çünkü. Yahudi toplumu içinde Rumca bilen çok insan var ama onlar yeni kuşak olduğu için bilmiyorlar. Eski kuşak İzmir’de İspanyolcadan çok Rumca konuşurmuş günlük hayatta.

Hüsnü Şenlendirici’nin albümdeki konumu ilginç. “Üç Kemerin Dieği”nde klarnet, trompet ve asma davul çalıyor. Trompet ustası dayınıza adadığınız bu düzenlemede Şenlendirici kendisini adeta bir orkestra olarak ortaya koymuş.

Zaten çocukluğundan beri severek bu zeybeği çalarmış. Ona anımsattığımda çok mutlu oldu ve olabildiği kadar eski haliyle, çocukluğunda duyduğu haliyle çalabilmesi için çaba gösterdik ve bana sorarsanız müthiş bir şey çıktı ortaya.

Babası Ergün Şenlendirici’yi tanıdınız mı?

Evet. İnsanlar Türkiye’de trompetle alaturka müzik yapıldığını Ergün Şenlendirici sayesinde öğrendiler 1990’ların başında. Tabii ben şanslıydım, bunu çocukluğumdan beri dayımdan dolayı biliyordum. 60’lı, 70’li yıllarda köprüler çok cılızdı, şehir kültürü öyle bir sarıp sarmalamıştı ki insanları Türk dinleyicisi bunu çok sonraları 1990’larda Ergün Şenlendirici’nin trompeti sayesinde keşfedecekti. Onunla çalamadık ama beraber çok etkinlikte yer aldık. Çok efendi, saygıdeğer bir insandı.

Bu albümde kırka yakın müzisyenle çalışmışsınız...

Evet, ama onların yarısı Kadın Sesleri Topluluğu zaten. Aşama aşama Türkçe türküleri ağırlıklı olarak TRT’den derledik. Yine de yöresel kayıtları baz aldım. Rumca şarkılar aslında benim hakim olduğum ama çok fazla seçenek olduğu için beni fazlasıyla zorlayan alanlardan biri oldu. Elli taneyi dörde indireceksiniz. Tabii hep işi iyi bilenlere yaptırmak lazım. Panagiota’nın seslendirdiği onuncu parça örneğin, çok müthiş bir ses. Hollanda’daki konserde de birlikteydik, fırsat buldukça birlikte çalışıyoruz.

Panagiota Mihalevi Giritli’ymiş, geçmişten gelir gibi özel bir ses tonu var. Sizin onunla tanışmanız nasıl oldu?

Beni İstanbul’da da araştırmalar yapan etnomüzikolog kuzeninden duymuş. Üç dört kişilik rebetiko ekibiyle İstanbul’a çalmaya gelince aradı. O gün bugündür ahbabız.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Öncelikle sana ve Roll Dergisi yöneticilerine benimle yapılmış bu en kapsamlı söyleşi için çok teşekkür ederim. Çoğu zaman çalmak yetmiyor. Anlatmak da gerekiyor. Hep yer ve zaman sorunları yüzünden birşeyler eksik kalıyor. Bu söyleşinin beni şimdiye kadar yapılanlardan daha iyi kavratacağına inanıyorum.

Dinleyici isterse benimle doğrudan iletişim de  kurabilir internet sitem sayesinde.

* Bu söyleşi Roll Dergisi’nin Haziran sayısında kısaltılarak yayınlanmıştır.





http://www.muammerketencoglu.com/imgs/ROLL-Pelin_Ozer.pdf