Muzik Kutusu << Geri Dön

Halkların Müziği Benim Totemimdir

Kilizman Postası, 13 Eylül 2010 / Arslan Sayman


HALKLARIN MÜZİĞİ BENİM TOTEMİMDİR…

 İzmir’in yetiştirdiği en önemli değerlerden biri olan, uluslar arası üne sahip akordeon sanatçımız Muammer Ketencoğlu ile müzik serüvenin başlangıcı, dünya müzikleri, İzmir ve Tire üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Özellikle Yunanistan, Balkanlar başta olmak üzere yakın coğrafyamız müziğinin tutkulu izleyicisi, toplayıcısı, derleyicisi  ve dinlettiricisi Ketencoğlu’nun geçtiğimiz dönemde Kalan Müzik etiketiyle yayımlanan son albümü “Gezgin”i konuştuk.

Kilizman Postası: Muammer Ketencoğlu, Tire’de yaşadığın evi ve o evin bahçesindeki urgan çarkının, o çarkın çıkarttığı seslerin arasında geçen çocukluğunu bize anlatır mısın?

Muammer Ketencoğlu: Babamın mesleği olan urgancılık benim hayatta kalmamı ve iyi bir hayat sürmemi sağlayan etkendir. Bu nedenle önemlidir. Evimiz ekonomik anlamda o çarkın dönüşüyle hayat bulurdu. Evimize gelmiştin hatırlarsın, geniş bir kapıdan bahçeye girilirdi. Evde üstü kapalı ve açık olmak üzere iki uzun koridor vardı. Üstü kapalı bölümde babam urgan yapardı, terminolojik olarak söylersek ‘urgan işlerdi’. Üstü açık olan alansa annemin çiçek ve sebze bahçesiydi. Hala da öyle… Hayvan sever bir ailede büyüdüm. Hiç çekinmeden söyleyebilirim, hayvanları bazen insanlardan daha fazla sevdim. Çocukluğum çok güzel geçti. Sevilen ve dışarıyla ilişkileri güçlü bir çocuktum.

Kilizman Postası: Müzik serüvenin çok küçük yaşlarda başlıyor, gelelim müziğe…

Muammer Ketencoğlu: Müzik çocukluğumun başında hayatımın merkezine yerleşti. Dayım benim hayatımın en önemli figürlerinden biridir. Kendisi vefat edinceye kadar Tire belediye bandosunun şefiydi ve bir trompet ustasıydı. Trompetle alaturka müzik yapıldığını entelektüellerimiz 90’lı yıllarda keşfettiler. Ben o tınıları 70’lerin başında dayımın trompetimden dinlerdim. Dayım önce bana eski bir bateri takımı aldı. Ardından bana bir akordeon getirdi ve hayatımın ondan sonraki safhası başladı diyebilirim. İlk çalıştığım ezgi de doğru armoniyi tesadüfen bulduğum ‘hav hav benim cici köpeğim’dir. Tire’de çocukluğumun yarısı tütün tarlasında geçerdi. Babamın urgan işinin yanında tütün tarlamız vardı ve yazları tarlaya gider orada kurulan çardak evlerde yaşardık. Gündüzleri vakit geçmek bilmezdi. Ama akordeonum olduktan sonra her şey değişti. Tarlanın bir köşesine çekilir, akordeonumla çalışır, dururdum. Sonrasında okuduğum okullarda müziğin temelleri ile ilgili daha ciddi çalışmalar, araştırmalar yaptım ve daha çok çalıştım. Önceleri akordeon ve org ardından piyano ile çalışmaya başladım.

Kilizman Postası: Müziğe tutkuyla bağlanma dönemin de o zaman başlamış olmalı. Peki senin müziğe bu denli sevgi beslemeni sağlayan neydi?

Muammer Ketencoğlu: Tek bir sözcükle yanıt verebilirim: Açlık. Ben müzikle gerçek iletişim kurmaya başladığımda ve alanımı geleneksel müzikle yani insanın derdini, tasasını, sevincini ve bin türlü duygusunu en yalın şekilde anlattığı halk müziğini benimsediğim andan itibaren karşıma koskocaman bir dünya çıktı. O dünyayı kucaklamak istedim ama kollarım ancak yakın coğrafyayı sarabildi. Benim yolculuğum böyle başladı ve bu yolculuk öznel bir yolculuktu. Ben beni çağıran siren sesleri nereden geliyorsa o sese kulak verdim, o yolu izledim.

Kilizman Postası: Muammer sen aynı zamanda bir etno-müzikolog olarak da anılıyorsun ve yakın coğrafyanın en duyulmamış seslerini, ezgilerini bizlere taşıyor, dinletiyorsun. Özellikle Yunan ve Balkan müziğini bir arkeolog gibi kazıyorsun…

Muammer Ketencoğlu: (Gülerek)… Şunu düzeltmeliyim, ben yakın coğrafyayı değil, her tarafı kazarak işe başladım. Açlık demiştim ya! İşte o açlık beni her yeri kazmaya yöneltti. Yaratıcılığımın temellerini de aslında bu açlık ve buna bağlı saldırganlık belirledi. Yaparken en mutlu olacağım, icrasından büyük haz duyacağım tarzı seçmem için bu gerekliydi aslında. Fakat bu araştırmalar, etrafa saldırmalar sonunda kendime en uygun giysiyi bulduğumu düşünüyorum. Balkan müziği ve rebetiko benim en sevdiğim ve çalmaktan mutlu olduğum müzikler.

Kilizman Postası: Peki bunlara yönelmenin temellerinden bahsedelim, öyle bir araştırmanın sonucunda çıkmış olamazlar değil mi?

Muammer Ketencoğlu: Tabii ki hayır. En başta çocukluğumun radyoları var. Çok fazla radyo dinleyen bir çocuktum. Bir kanal yakaladığımda da takılır kalırdım. Tire’de yaşayan bir çocuğun balkan radyolarını dinlemesi ve o tınılara takılıp kalması doğal. İçgüdüsel olarak o kanallarda kalırdım. Yunancanın dili ve müziği beni çok etkilerdi, dinler dururdum. Sonrasında müzik öğretmenime bir 45’lik plak armağan edildi. Öğretmenim bana bu plağı dinlettiğinde büyülenmiştim. O plak beni çok etkilemiş ve geleceğe dair karalarımı belirlemiştir. Stelios Kazancidis’in yaptığı o plakta Yunan müziğiyle özdeşleştim. Sonrasında o serüvenin devamı geldi. Hatta o serüven öyle bir yere gitti ki yıllar yıllar sonra Yunan televizyonlarından birinde Kazancidis’in anıldığı bir programa konuk edildim ve Kazancidis’in o plakta söylediği parçayı ben söyleyip, çaldım. Büyük bir beğeni de topladı.

Kilizman Postası: Son albümün olan “Gezgin” adıyla da senin müzik evrenini ve serüvenini çok iyi anlatıyor değil mi?

Muammer Ketencoğlu: Kesinlikle, “Gezgin” ismi beni çok iyi özetleyen bir isim. Kendimi bu ismi seçtiğim için takdir ediyorum açıkçası. Ben bir gezgin olarak tüm dünya müziğini kucaklamak istemiştim. Ama bu mümkün değildi. O nedenle bir daralma gerekliydi. Anadolu, Kafkasya, Balkanlar, Orta Asya coğrafyasında karar kıldım. “Gezgin” albümü benim Yunan, Balkan ve Anadolu müzikleriyle bağlantılı olarak, o geleneklerden öğrendiklerimi yine o geleneklerin içindeki formları da kullanarak kendimden bir şeyler ekleyip dinleyicimle paylaşmamdan ibaret.

Kilizman Postası: Senin yaptığın aslında yerelliğin zenginliğini ortaya çıkartan dürüst bir emeğin ürünü değil mi?

Muammer Ketencoğlu: Çok teşekkür ederim. Bunu bir övgü olarak alıyorum. Yerelliğin zenginliğini ilk keşfeden ben değilim. Benden önce keşfedip bunu büyük bir pazara ve para kaynağına dönüştüren çok insan var. Geleneksel müzikten beslendiğini söyleyen ama o müziği çirkinleştirerek, orijininden kopararak dinleyici kazanmayı hedefleyen bir akım var ve bu akım o müziğin köklerini de bozuyor. Ben bu işin kökenine inerek müzik yapmayı seviyorum. Şöyle söylemeliyim, evimin bir odasında oturarak Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar, Bulgaristan’ın sapa bir köyü ya da Kuzey Yunanistan’da dağlık bir köyden derlenmiş müzikleri dinliyorum. O müziğin kökenlerine saygı duyarak, bozmamaya çalışarak ve değerini bilerek müzik yapıyorum. Çünkü ben halk müziğine taparım, halkların müziği benim taptığım bir totemdir. O nedenle sevgim saf, katışıksızdır. Benim gezginliğim yüzeysel değildir. Takarım dalgıç tüplerimi ve o müzik denizinin derinliklerine inerim.