Muzik Kutusu << Geri Dön

Muammer Ketencoğlu'nun tutku dolu dünyası [ Arena-Nisan 1993 ]


Mario Levi/Arena-Nisan 1993

Muammer Ketencoğlu'nun tutku dolu dünyası

Bu ayki müzik sayfamıza Rebetiko müziği üzerine yaptığı çalışmalarla aramızda çok farklı bir dünyanın, giderek bir duygunun insanı olarak yaşayan Muammer Ketencoğlu'nu davet etmek istedik. Sevdalı Kıyılar adını taşıyan bir kaseti bizlerde bu isteği, daha doğru bir deyişle de bu tanışma gereksinimini uyandıran, Ege'nin kıyılarında, adalarında bir arada yaşamış, birbirine boş yere düşman olmuş iki halkı, hüzünlü, buruk, anlamlı bir hikayede birleştirmişti bir zamanlar Rebetiko. Yıllar sonra, yolculuğun başladığı kıyılardan bir ses, daha doğru bir deyişle de bir yankı ulaştı bu günlerde bizlere.
Tire'de 1964 yılında tütün işi yapan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş Ketencoğlu. Doğuştan kör oluşu elbette farklı bir yolun, bir arayışın yolcusu olmasına neden olmuş. Müziğe ilgisi daha okul yıllarında başlamış. Çeşitli enstrümanları denemiş, öğretmenlerinin de yüreklendirmesiyle her geçen gün biraz daha çok kapılmış müziğin büyüsüne. Yaz aylarında ailesi ile birlikte yaşadığı çardakta akordeon çalarmış. Çevresindekiler hep özendirirlermiş kendisini, "en kötü meslek çalgıcılıktır ama gene de elinde bulunsun" derlermiş. İlkokulda okuduğu yıllarda Kazalidis'in Manduelo To Te Lefteo Muradimu adlı kırkbeşliğini hediye etmiş öğretmeni; bu plak kendisini çok etkilemiş. Antep'teki körler orta okulundaysa kendisine Naim Çavuş adıyla bilinen müzik öğretmeni dost elini uzatmış. Teodorakis'i ilk kez bu öğretmeninden duymuş Ketencoğlu.
Sonra Boğaziçi Üniversitesi yılları başlamış. Psikoloji bölümüne girmiş ama bir çok dost edindiği halde ısınamamış. Buna karşın buradaki yıllarında dünya halk şarkılarıyla yakından ilgilenme olanağını bulmuş ve Soprano Sabiha Çelik'le birlikte iki sesli olarak düzenlediği kimi halk türkülerinden oluşan bir konser vermiş. Yorgo Dalaras'ı keşfetmiş sonra.
1987 yılında okulu bırakmış ve yalnızca müzikle yaşayabilmek için önce düğün salonlarında, sonra da İstanbul'un çeşitli restoranlarında, mekanlarında çalmaya başlamış.
Rebetiko'yla ilk kez Viyana'da tanışmış, yılların akışıyla olanak buldukça da arşivini, dolayısıyla da dağarcığını genişletmiş. Elimize ulaşan kaset işte bu zorlu ve ilginç serüvenin ürünü.Bu kasetin çıkışına katkısı olan dostlarına şükran borçlu olduğunu söylüyor Ketencoğlu, bunlar arasında Yeni Türkü'deki dostlarıyla çevirileri yapan, yunanca harflerin latince harflere transkripsiyonunda çalışan bu yüzden de dil yoldaşı olarak kabul ettiği Dimostenes adlı bir dostunu öncelikle anıyor.
Rebetiko'nun hüznüne, o eski hikayesine ya da bende bıraktığı duyguya bir kez daha yol alıyorum bunlar konuşulurken. Kasette nelerle karşılaşacağımı artık çok iyi biliyorum. İleride besteciliği, hangi türde olursa olsun besteciliği denemek isteyip istemeyeceğini soruyorum Ketencoğlu'na. Besteciliğin büyük bir meydan okuma olduğunu ve yalnızca bir yorumcu olarak kalmak istediğini söylüyor. Böylesi bir serüvenle göze alınanların anlamını biraz daha çok sezinler gibi oluyorum böyle olunca da. Sığınmalarımız, bir limanı sürekli olarak arayışlarımız diyorum kendi kendime. "Ya hayat Muammer?" diye soruyorum bunun üzerine. "Müzik elbette altın anahtar değil, ama ölümü düşündüğümde beni geri çekiyor." diyor. Tutkuyla yaşamanın, bu dünyaya tutkuyla bağlanmanın anlamından dem vuruyor bir de.
Sonra her ikimiz için de "akşam" oluyor...