Muzik Kutusu << Geri Dön

Ayde Mori Ketencoğlu! [ soL Dergisi, 23 Kasım 2001 ]


[ / ] soL Dergisi, sayı: 160, 23 Kasım 2001
Bir avuç müzisyen (*)

Ayde mori Ketencoğlu!

Ayde Mori, tıkanıklık yaşayan Türkiye müziğine, düşünsel arka planı sağlam, müzikal açıdan hatasız, temiz ve daha da önemlisi politik uzanımları olan bir albüm. Daha iyileri yapıldıkça değeri artacak türden bir çalışma.

Muammer Ketencoğlu, Karanfilin Moruna'nın üzerinden daha altı ay geçmeden yeni bir albümle çıktı müzikseverlerin karşısına: Ayde Mori. Zengin bir müzisyen kadrosuna sahip olan albümde, Arnavutluk, Bulgaristan, Makedonya, Eski Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya'dan çeşitli ezgiler bulunuyor. Karanfilin Moruna başarılıydı, umut vericiydi; Ayde Mori, Karanfilin Moruna'dan bir adım daha ileri. Muammer Ketencoğlu son iki albümüyle çok önemli bir çıkış yaptı.
Ketencoğlu ve arkadaşları, yaz başında Cemal Reşit Rey'de verdikleri çok başarılı geçen konserin repertuarını olduğu gibi Ayde Mori'ye taşımışlar. Balkan ezgilerinden oluşan bu konserin bu kadar güzel olacağını kimse beklemi-yordu, çünkü komşu halkların müziklerini iyi icra etmek ne yazık ki Türkiyeli müzisyenlerin önde gelen özelliği değildi. Bir süre Candan Erçetin'in seslendirdiği Makedon ezgileri, Türkiye malı müzikten bir şey umut edenlerin bu güvensizliğini perçinlemişti.

Politika yapan aşk şarkıları
Balkan ezgileri Türkiye'de çok geniş bir kitle tarafından ciddiye alınmaz. Balkan ezgilerinden anladığımız birkaç ticari Yunan şarkısıdır. Bu zavallı ezgiler, Türkiye sınırlarından içeri adımını atar atmaz birer kader kurbanına dönüşür. Bu kötü ezgilerin kötü kaderinde, yumuşak kalpli insanlar tarafından, "ne kadar da benziyor bizim müziğimize, zaten musakka da ortak" diye nitelenmek vardır. Yunanistan'ın Osmanlı'dan bağımsızlık savaşını başlattığı yıllara kadar uzanan ideolojik bir saldırının eseridir bu yabancılaşma. Bu kadar uzun sürede kemikleşmiştir artık. Ketencoğlu'nun da soL'da yayımlanan bir söyleşisinde dediği gibi, İç Anadolu ve kısmen Doğu Anadolu kültürü, Türkiye'nin yegane kültürü olarak lanse edilmiş, bu topraklarda var olan diğer yüzlerce renk göz ardı edilmiştir. İşin en acı yanı, yakın tarih boyunca, Türkiye solunun büyük bölümünün, bağlamayla sembolize edilen bu standart kültür dayatmasının asıl taşıyıcısı rolünü üstlenmiş olmasıdır.
Kısacası, ayrı yaşanan bunca yıldan sonra, Balkan ezgileriyle aradaki benzerlikleri keşfetmekten çok, ayrılıkların farkına varmamız gerekiyor. Bunun için de çok fazla şey yapmaya gerek yok; otantikliğe özen göstermek yeterli. Zira, henüz tanımadığımız Balkan müziğini aslına sadık kalarak dinleme şansına erişenler, kendi içinde bile binlerce farklılık barındıran bu bir zamanlar "bizim müziğimize benzer" indirgemeciliğine kolay kolay düşmeyecektir. Ketencoğlu da Erkan Oğur gibi, otantik yorum yolunu seçerken, bu işleve hizmet etmiş işte. Ketencoğlu'nun halkların müziği konusunda yaptığı bu bilinçli tercih, Bregoviç benzerlerinin popüler Balkan müziği yorumuna tezat oluşturuyor. Bregoviç, Balkan müziğini Avrupalı kulağına sevdirmek için çeşitli hileler denedi. Oysa ne Oğur, ne Ketencoğlu, konu ettikleri müzikleri Türk kulağına sevdirmek için böyle hilelere başvurmuyorlar. Bu yüzden, Ayde Mori'deki ezgiler son derece renkli, kulağa hoş geliyor ama anlaşılması da bir o kadar güç. Kulağınızın Balkan ezgilerine ne kadar tolerans göstereceğini sınamak isterseniz, kasedin ikinci parçasıyla başlayın dinlemeye; "Grabile Ya, Nane Mori" (Smilyana Kızı Kaçırdılar). Bizim alışık olduğumuz en karmaşık ritmler, dokuz sekizlik oyun havası ritmi ve bazı Karadeniz türkülerinde rastlanan yedi sekizlik ölçüdür. "Grabile Ya, Nane Mori"deki ölçüyse say say bitmez. Bir süre sonra, tipik bir biçimde bu parçanın ritminin olmadığı sanısına varabilirsiniz. Ayıp bir şey değil; Batı konservatuvarlarında ilk kez dokuz sekizlik ölçüyle karşılaşan öğrenciler de aynı tepkiyi veriyor. Dinlediğiniz parça on bir sekizliktir. Melodiyi anlayabilmek için birkaç kez üst üste dinlemek gerekir.
Sumru ve Brenna'nın a capella (eşliksiz) olarak söyledikleri, kasetin son parçası "Tri Mi Zvezdo" (Üç Yıldız Parlıyor) da alışkın olmayan kulakta benzer bir etki yaratacaktır. Parçada kullanılan "dem tutma" tekniği, neredeyse bütün dünya halklarının müziğine girmiş bir eşlik türüdür. Farklı coğrafyalarda farklı formlar alabilen dem tutmanın bilinen tanımı, "insan sesi ya da başka bir çalgının, esas melodinin altına, ezginin durak sesini verecek şekilde sürekli olarak tınlatması ve böylece armoninin atası sayılan uyumlu bir derinlik duygusunu yaratması." Gel gör ki dem tutmanın "Tri Mi Zvezdo"da yarattığı etkide bir uyum aramak na-file. Sumru, o kadar inanılmaz bir sesten tutu-yor ki demini, Stravinsky'nin kakışımlı seslerine rahmet okutturur. Melodi sesi sürekli dem sesiyle çarpışıyor, çatlıyor. Ama yine de şaşırtıcı bir bütünlük var demle melodi arasında.
İşte söylemek istediğim bu. Ayde Mori'deki yorumlar, benzerliklerden çok ayrılıkları kalınlaştırıyor. Sırf Anadolu ezgileriyle Balkan ezgileri arasındaki farklılıkların değil, Balkanların çeşitli yörelerindeki melodilerin farklılığını da, yani Balkan kültürlerinin zenginliğini görmek olası bu albümde. Neredeyse politik denebilecek bir yaklaşımla komşu halkları anlamaya çağırıyor, zorluyor bizi. Dünya Müziği denen laboratuvarda üretilmiş müzik türü, yarattığı kanaldan kültürler arası farklılıkları politik alana taşırken, Ayde Mori gibi çalışmalar siyasete olumlu göndermeler yapıyor.
Madem politik sözcüğünü bir kez ağzımıza aldık, Yunanistan hariç tüm Balkan halklarının uzun yıllar sosyalizmin kültürünü soluduklarını hatırlayalım. Türkiye'de halk müziğinin kaynağının çoktan kuruduğu iddia edilir. Kimisine göre bu, köylere radyonun, televizyonun girmesiyle birlikte olmuştur. Kimilerine göreyse, dere tepe dolaşan, polen yüklenmiş arılar gibi türkü taşıyan yörüklerin artık tükenmeye yüz tutmalarıyla ilintilidir. Nedir ki, Yunanistan dışında kalan Balkan coğrafyasında kurumamıştır halk müziğinin kaynakları. Sosyalizm sayesindedir; bizzat Ketencoğlu'nun sık sık tekrarladığı bir teşhistir bu. Hal böyle olunca bu komşunun türkülerine "kızıl yıldız" girecek tabii. Hem de en sıcak tarzda:

Nehirden gelen çoban kızlar
Kazak örerler dağlardaki erkekleri için
Özgürlük diye haykırırlar
Alınlarında "al yıldız" taşıyan erkekleri için
Örelim kardeşim, örelim kazakları
İnce değil, daha kalın örelim
Üşümesin karda erkeklerimiz

İşte böyle; "kızıl yıldız" yerine "al yıldız." Sağolsun Ketencoğlu, kaset kapağının içinde geçen yüzyıla damgasını vurmuş "kızıl yıldız"ın asimile edilip "al yıldız" diye çevrilmesine göz yummuş. Balkan halklarının kültürlerini özgürce ve kardeşçe yayabilmelerine aracılık etmiş kızıl yıldıza haksızlık yapmakla kalmamış, bu tahrifat albümdeki şarkıların bilgi yönlendirici değerine de zarar vermiş.

Grup müziğini özlemiştik
Grup müziğinin 80'li yıllarda uğradığı sekte, Türkiye'de müziğin girdiği tıkanıklığın nedenlerinden bir tanesi. Grup müziği tıkanınca, bireysel üretimin yükselmesi beklenir; oysa bu da gerçekleşmedi. Zamanında Fikret Kızılok'un, şimdilerde de Ulaş Özdemir ya da Kemal ve Metin Kahraman'ın yaptığı gibi, bir kayıt cihazıyla, kırları dolaşıp kaynak kişi aramak, grup müziğinin öldüğü bir dönemde mü-ziği bir süre taşıdı. Bireysel müzik üretiminin bu tarzı, ne yazık ki, geleneksel müziğin son kaynak kişilerinin yavaş yavaş bu dünyadan göçmeleriyle sıkıntıya girdi. Diğer bireysel üretim tarzıysa sanırım, sağlam bir kurgudan, yöntemden ziyade, gecenin ölüleri ürküten sessiz saatlerinden ya da müziğe açılan iç çelişkileri ya da huzurundan besleniyordu. Ne yazık ki düzen, artık bu tür sanatçı densizliklerine alan bırakmayacak kadar patırtıcı. Özcesi, bir Ortaçgil daha gelir mi, bilinmez. Öte yandan grup müziğinin özde, bireysel olarak üretilen müzikten pek bir farkı yok. İşaretleri olmakla birlikte, ancak öznel olarak algılanabilecek bir farktan söz edilebilir. Birçok başarılı grup dağıldıktan sonra, elemanlarının tek tek müzikal açıdan vasat oldukları çıplak gerçeğiyle yüz yüze gelmişizdir. Grubu grup yapan emeğin, elde edilen üretimin kalitesinde artı değer olarak ortaya çıkması beklenen bir şey olmalıdır.
Türkiye'de müziği kolektif olarak üretebilen, kolektif emek için emek harcayabilen, grup müziğini hâlâ yaşayabilen bir avuç müzisyen var. Bunlardan bir tanesi Muammer Ketencoğlu'dur. Ketencoğlu, etrafına topladığı müzisyenlerle, müziği kolektif olarak üretmekte zorlanmıyor. Bir proje için on tane müzisyenle biraraya geliyor, onları yönlendiriyor, derken başka bir proje için başka bir on müzisyenle bir araya geliyor. Oysa diğer müzisyenlerin yaptığı çoğunlukla, kaydını yapıp, sonra da yapımcının kiraladığı diğer müzisyenlerin stüdyoya girerek bu kaydın üzerine tek tek çalgılarını çalmalarıdır. Herhangi bir kasetin künyesinde çok zengin bir müzisyen kadrosuna rastlarken, bu kaset konserde seslendirilecek olduğunda, başka kiralık eş-likçiler gelip çalabiliyor aynı mü-zisyenin arkasında. Aynı albümde çalan müzisyenler artık birbirini görmez oldu. Müzik üretimi bireyselleşti, yapımcılar besteciden ve yo-rumcudan daha fazla söz sahibi olmaya başladılar ve "yaratım"ın yerini "yapım" aldı.
Ayde Mori'deki müzisyenler toplamı, kayıtların çoğu canlı yapılmasına karşın, şaşırtıcı bir performans göstermiş. Sumru, Brenna ve katkıda bulunan diğer müzisyenler, birkaç yerde hak ettikleri övgüyü aldılar. Türkiye'nin en yetenekli müzisyenlerinden biri olan Tugay Başar'dan bahseden olmadı. Başar, Ayde Mori'de bir parçada pan flüt çalıp kaybolmuş. Son olarak bir Sosyalist İktidar Partisi şenliğinde, Emin İgüs'e vurmalılarda başarılı bir performansla eşlik ederken izleyebilmiştim. Piyanistliği ve Rönesans korosuyla yaptıkları az bilinir. Bilinmeyen yönleri bilinen yönlerinden fazla olan bir müzisyen. Mim koyalım.

Biz Balkan mıyız?
Son olarak şunu söylemek lazım: Böyle şeyleri dinleyince insan ister istemez, Balkanlar'da bu müziği çok daha iyi icra edenler vardır diye düşünüyor. Bu düşünce tarzı birçok bakımdan hatalı. Birincisi, biz de bir yönümüzle onlardan biriyiz. Zeybek'e kadar uzanmaya gerek yok; Rebetiko bizim topraklarımızın sokağa atılan çocuğudur. Bu açıdan Ayde Mori'nin kendisi, doğduğu andan itibaren, Balkan icralarından biridir. İyisi midir, kötüsü müdür sorusunun yanıtı bence açıktır; ama şüphesi olanların kulaklarını bu müziğe alıştırmak için biraz çaba göstermeleri ve araştırıcı olamaları gerekecek.
Ayrıca, Ayde Mori, tıkanıklık yaşayan Türkiye müziğine, düşünsel arka planı sağlam, müzikal açıdan hatasız, temiz ve daha da önemlisi politik uzanımları olan bir albüm. Daha iyileri yapıldıkça değeri artacak türden bir çalışma...

Evren MADRAN

(*) "Bir Avuç Müzisyen", Evren Madran'ın soL Dergisi'nde yayınlanan bir yazı dizisidir.