Muzik Kutusu << Geri Dön

Dünya Müziği'ne dil çıkarırdım!

[soL Dergisi, sayı: 135, 1 Haziran 2001]


Balkanlar’dan Kafkaslar’a kadar geniş bir coğrafyanın müziğiyle ilgili çalışmalar yapıyorsun. Uzun zamandan sonra çıkardığın ilk albümde niçin zeybekler?
Müzisyenin seçtiği türle zihinsel beklentileri arasında bir bağın olması gerektiğini düşünürüm hep. Ege, doğduğum ve müzikal karakterimi belirleyen yöreydi. Çocukluğumda radyodan duyduğum, özellikle de davul zurnayla çalınan zeybek havaları tüylerimi ürpertirdi. Daha çocuk yaşta, genel olarak çok kolay benimsenemeyen zeybek ritmini, yani 9/4’ü yüreğimde hissetmiştim. Dünyanın pek çok bölgesinin geleneksel müziğine açık olmama karşın, Türk folkloruna, özellikle de Ege ve Trakya türkülerine –çünkü en çok onları duyabiliyordum- ilgim giderek arttı. Sonuç olarak, “Karanfilin Moruna”, Türk müziğiyle ilgili gerçekleştirmek istediğim bir dizi projenin ilk ayağı. Uzun zamandan sonra yaptığım albümde zeybekleri işlememin sebebi özetle buydu.

Albümün oluşum sürecinden söz eder misin biraz? Fikir nasıl ortaya çıktı, repertuarı nasıl seçtin, güçlükler var mıydı?
Bu kararın filizlerini, ironik bir bağlantıyla Şenol Filiz tomurcuklandırdı. Ve sık sık konuyu gündeme getirerek beni yüreklendirdi. Annemden duyduğum zeybeklerin dışında, yine çocukluğumdan aklımda kalan ve çalmak ya da söylemek istediğim zeybekleri netleştirdim. Daha sonra da TRT repertuarında uzun bir gezinti yaptım. Enstrümanımın akordeon olması ve bu enstrümanla ancak tampere sisteme göre yazılmış türkülerin seslendirilebiliyor olması, tampere sisteme göre yazılmış türküleri seçmemi zorunlu kıldı. Pek çok güzel türkü, tampere sisteme göre yazılmamış olduğundan, daha baştan elendi. Ama geride kalan türküler tampere oldukları için armonize edilmeye elverişliydiler ve bu da hiç azımsanacak bir avantaj değildi. Yani alanımızın daralması, bir anlamda daha iyi bir sonuç elde etmemize neden oldu. Repertuardan seçtiğim örnekleri oturup çalıştım ve stüdyoya tek başıma gidip çaldım ve kaydettim. Davul-zurnayla çalınan ve Mehmet Erenler’in seslendirdiği zeybek hariç, Cengiz Onural’la birlikte, albümdeki tüm türkülerin pozisyonlarını tek tek yazdık ve düzenlemeleri üzerinde tartıştık. Hangi türküye hangi çalgının yakışacağı, hangi türkülerde düzenleme ve armoni gibi konularda daha esnek olunabileceğini konuştuk. Çalınış esnasında, katılan müzisyenlerin de fikirlerine değer verdik ve göz önüne aldık. Hemen söyleyeyim: Mehmet Erenler’in albümü onurlandırması ve İzmir Menemen’den zurnacı Kara Mehmet ve arkadaşlarının katkısı benim için çok önemliydi. Bu insanların katkısı, bir yandan albümü tekdüzelikten kurtarırken, diğer yandan da tam istediğim gibi, bir arşiv çalışmasının ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Sonuç olarak şundan eminim: Albümde çalan tüm müzisyenler keyifle ve benimseyerek çaldılar. Güçlüklere gelince: Açıkçası, yaratmanın zorunlu olarak içerdiği güçlükler dışında özel bir güçlükle karşılaşmadık. Her şeyden önce zaman kısıtımız yoktu.

Lavta, akordeon, kontrbas... Karanfilin Moruna’da özgün bir enstrüman seçimi var. TRT diliyle “Türk Halk Müziği”ndeki “bağlama takımı”na kıyasla daha otantik bir sese ulaştığına inanıyor musun?
Bu soruyu cevaplamak için öncelikle şunu söyleyeyim: Halk müziği kendi sağduyusunun dışında kalıplar içine sokulamaz. Tabii bunu derken, herkes körü körüne kalıpların içinde kalmalıdır demek istemiyorum. Zeybek müziği, Türkiye’den daha çok belki de Yunanistan’da yaygınlıkla çalınıp dinleniyor. Bu alanda yapılanları olabildiğince iyi takip etmeye çalışıyorum. Zeybek müziği, Türkiye’de artık yenisi üretilmeyen bir halk müziği formu olarak karşımıza çıkarken, Yunanistan’da halk müziğinin yanı sıra, Rebetika, Laika –kentsel halk müziği- ve modern eğilimlere dek fazlasıyla üretilen zenginleştirilmiş bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Yunanistan’daki zeybek geleneğinden düzenleme açısından çok faydalandım. Zaten eninde sonunda zeybek müziğinin geldiği yer Ege’ydi. Bir yandan da Anadolu sağduyusunu hiçbir zaman elden bırakmadan, ancak Yunanistan’dan fazlasıyla beslenmiş müzikal geçmişimi de yadsımadan, ikiz karakterli bir çalışma yapmış oldum ister istemez. Benim zeybeklere yaklaşımımın TRT’nin Yurttan Sesler ya da Bağlama Takımı anlayışından daha köklü ya da daha otantik bir anlayış olup olmadığını zaman gösterecek.

Zeybek müziğinin artık yenisi üretilmiyor dedin. Geleneksel müziğin başka formları için de geçerli bu bildiğimiz kadarıyla. Neden?
Türkiye’de “kent folkloru” kavramının yeterince oturmayışından kaynaklanıyor. Temel olarak “halk müziği bestelenemez” saplantısı. Folklor teorisyenlerinin dogmalarının etkisi çok büyük. Zamanında kültüre ve müziğe TRT yön verdiği için de bu anlayış yerleşmiş.

Arabesk kültürsüzlüğün kentlerde bu kadar yaygınlaşmasında bu anlayışın da rolü olabilir mi?
Çok büyük rolü var. Hiçbir şekilde özendirilmemiş kent folkloru.

“Karanfilin Moruna” albümündeki, “Testi doldurdum çaydan” zeybeğinde,  “İzmir’in kavakları” örneğinde olduğu gibi, kentlilik seziliyor. Günümüzün yarı-kentli toplumunda ortaya çıkan zeybeklere rastlanmıyor mu?
Zeybek müziği başlangıçta dağlarda dolaşan efeler ya da zeybekler için, özel olarak onlara atfen yazılmıştı. Ancak zaman içinde konusu zeybeklerin yaşantısından farklı, baştan aşağı sevdaya ya da dansa uygun komik sözlerle yeni ve daha şehirli zeybek havaları çıktı ortaya. Belki bunlara zeybek havalarından çok zeybek ritmi kullanan şehir türküleri demek daha doğru olur.

Yani aslında kökleri kırda olan bir kültürün kentte yeniden üretilebileceğine dair bir tür örnek oldu bunlar...
Bu, dünyanın pek çok ülkesinde yakın zamana dek oluyordu. Türkiye’de neden olmasın ki? “Testi doldurdum çaydan” da pek çok benzeri gibi, daha şehirli kokan bir örnek. Zeybek, kent kültüründe özgün bir form halini de alabilir. Zaten esas zeybeklere ait olan zeybek türkülerinin sayısı da fazla değil. Türkiye’deyse, ilerlememiş olsa da bir kent folklorundan söz edilebilir aslında. Örneğin Elazığ ve Urfa şehir müziği: Gerek kullanılan çalgılar bakımından, gerekse de yüksek müzikteki yani sanat müziğindeki sistematiğe sahip olması yüzünden. İstanbul bağlantılı eşrafın palazlandırdığı bir gelenek bu. Özellikle Elazığ’da Ermenilerin katkısı olduğunu biliyoruz. Ama TRT ve devletin kültür üzerindeki baskısı yüzünden, bu geleneklerin arkasının gelmesine engel olundu. Bu yörenin yaşayan kent folkloru, TRT’de ancak bağlamalarla seslendirilebilirdi. Halk müziğinden yalnızca, radyolarda belli kalıplara mutlak bağlı kalınarak icra edilen versiyonlar benimsendi. Oysa halk müziğinin kesintisiz olarak gelişebilmesi için özel bir desteğe ihtiyaç var: Kayıt. TRT icrası dışında taş plak kaydedilmemiş.

Bugün bütün Balkan halkları Makedonya’da olup bitenleri derinden hissederken, bizim insanımız bu olaylara yakınımızda olan herhangi bir olaymış gibi bakıyor; “soydaşlarımız” lafı kullanılmadığı takdirde, Balkan halklarıyla herhangi bir paylaşım duymuyoruz. Bizim topraklarımızda bir Balkanlılık bilinci olmadığına katılıyor musun?
Katılıyorum. Kültürü yönlendirme mekanizmalarımızdan, özellikle Doğa ve İç Anadolu kültürüne yapılan vurgu ve Balkan Savaşları sonrasında adım adım oryantal davranış biçiminin hakim olmasından kaynaklanıyor. Öte yandan Balkanlar’dan Anadolu topraklarına çok göç olmuş ama toplu değiller, dağılmışlar. Rumeli insanının günlük yaşantı biçimi, müzikal anlayışları bölük pörçük kalmış. Doğu’ysa daha feodal. İlişkiler daha bağlı ve kültür bu yüzden daha homojen ve korunmuş.

Şimdi Sony sana gelse, zeybek yorumlarının altına sampler, synthesizer ve rhythm box döşeyip, İngilizce vokallerle remix yaparak Dünya Müziği haline getirip, dünya pazarına çıkarmayı teklif etse ne derdin?
Biraz ayıp kaçacak ama onlara dil çıkarırdım. Dünya Müziği, müzikte popülizme denk düşen bir şey. Ben kültürlerin kendi içlerinde bir sistem, aynı zamanda da diğer sistemlerle kucaklaşan yapılar olması gerektiğine inanıyorum. Herhangi bir kültürü öğrenmenin basitleştirilerek veya indirgenerek becerilebileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden klasiklerin çocuklar için basitleştirilmiş versiyonlarını da hiçbir zaman okumadım. Bu, aslında aydınların halkı bilinçaltında aşağılaması ve aynı zamanda da onları sınırlaması anlamına geliyor. Sonuç olarak Dünya Müziği’nin sınai bir temeli olduğunu ve tam da bu yüzden daha baştan, kalıcı değerler üretememeye mahkum olduğunu düşünüyorum.

Teşekkür ederiz...