Muzik Kutusu << Geri Dön

Tuna'nın Beri Yanı

[ Roll Dergisi sayı: 7, Temmuz 2001 ]


Muammer Ketencoğlu, ülkemizde yıllardan beri Balkan müzikleri, rembetiko ve akordeon denince akla ilk gelen isim. Geçenlerde "Karanfilin Moruna" albümünü yayınlayan Ketencoğlu'nun kapısını çaldık, Ege'nin iki yakasından zeybekleri, Balkan müziklerini,düğün bandolarını, 10 Kasım sendromuna sıkıştırılan Rumeli türkülerini ve Batı Anadolu kültürünün yok olup gitmesini konuştuk. Sonra Ege kasabalarındaki evlerin bembeyaz boyalı pencerelerini süsleyen teneke yağ kutularında sardunyaları, fesleğenleri aradı gözlerimiz.

Muammer Ketencoğlu: İzmir, Tireli'yim. Çocukluğumda Tire'de çok hoş bir müzik ortamı vardı. Şimdilerde trompetle alaturka müzik pek çok kişiyi şaşırtıyor. Oysa çocukluğumda dayım da trompetle Türk müziği çalardı. Neyse ki rahmetli Ergun Şenlendirici abinin sayesinde trompet tekrar Türk müziğine kazandırıldı. Tüm Balkanlar'da olduğu gibi Ege ve Trakya'da da nefesli batı sazları ile günün popüler şarkılarının, türkülerinin, oyun havalarının çalınması çok görülen bir şeydi. Dayımın da düğün müziği yaptıkları küçük bir bandoları vardı. Saksafon, akordeon, bir de davul vardı. Ama nasıl davul? Asma davuldan farklı olarak, üstüne bir zil monte edilmiş bando davulu ve trampet, yani küçük bir bateri seti. Bu tip davul setlerine Balkanlar'da sıkça rastlıyoruz. Ritm box'lı elektronik orgların yaygınlaştığı 1985'lere kadar bu orkestralar düğünlerde çalmıştır Ege ve Trakya kasabalarında. Orgların yaygınlaşmasıyla bu düğün bandosu ya da yerel söyleyişle "nefesli takım" geleneği son buldu. Bu yönüyle Ege ve Trakya müziği Balkan müziğinden kopuyor. Tabii, Roman müzisyenlerin çaldığı klarnetli fasıl takımları hala var...

Dayınız aynı zamanda belediye bandosunda mı çalıyordu? Trompet kolay ulaşılabilir bir saz değil de...
Dayım Ali Rıza Su, trompeti askerde öğrenmiş. 1994'ten ölünceye kadar da Tire Belediye Bandosu'nun şefliğini yaptı. Beni müzikle ilk tanıştıran insan dayımdır.

Trompetle taksim yapar mıydı?
Tabii, tabii! Zaten baştan aşağı alaturka tarzda çalarlardı. Sadece trompet değil, akordeon da saksafon da taksim alırdı. Usta müzisyenlerdi, koma sesleri de çıkarırlardı.

Dayınızın kayıtları var mı?
Hiç. Her fırsatta dayıma kayıt yapmasını söyledim. Çocukları da ilgisizdi. Dayımın duygulu çalışının farkında değillerdi, sadece eve para getirsin diye bakıyorlardı. Sonuçta arkasında hiç kayıt bırakmadan öldü gitti adam. Bakın bugün dayımın müzik yaptığı formasyonu yok olup gitmiş bir müzik geleneği olarak anıyoruz. Sadece benim kulaklarımda onun güzel nağmeleri.

Tire müzik açısından bereketli bir yer midir?
Düğünler dışında hayır. Annemden babamdan duydum ben de, 1940'lı yıllarda üç bando varmış Tire'de: Belediye Bandosu, Halkevi Bandosu ve CHP Bandosu. Halkevlerinin kapatılmasıyla dayım bir akordeon kaçırmış Halkevinden. Henüz devlet el koymadan kurtarmış akordeonu. İşte o benim ilk enstrümanım olmuştur. Dindar Ege kasabalarının hepsinde olduğu gibi Tire'de de müziğe saygı hiç yoktur. Bizim oralarda derler ki: "En kötü meslek müzisyenliktir. Sen bir meslek edin de müzik de fazladan elinde bulunsun."

Yansımalarda ney çalan Şenol Filiz hemşehriniz oluyor. Tire'deyken onunla tanışıyor muydunuz?
Hayır, sadece adını duyardım. Aynı liseyi bitirdik. O benden önce mezun olmuş. 19 Mayıslar'da benim devraldığım akordeon çalma işini Şenol yaparmış. Tire'ye her gidişimde müzik öğretmenimiz derdi ki: "Şenol'u bir ara da, iki Tireli bir araya gelsin, belki birşeyler çıkar." Telefonunu aldım ama yapay bir tanışma olacağını düşünerek uzun süre aramadım. 1993'te doğru zamanı geldi diye düşünerek aradım, bir araya geldik ve o gün bugündür yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor.

Tire'den ilk üniversite için mi çıktınız?
Üniversite için İstanbul'a gelmem, benim Tire'den üçüncü çıkışımdır. Türkiye'de körlere yönelik eğitim yapan okulların çok az olmasından dolayı hep yatılı okumak zorunda kaldım. İlkokulu İzmir Körler Okulu'nda, ortayı ise Gaziantep Körler Okulu'nda okudum. Bu arada hayatımda yer alan iki önemli insanı anmam gerekiyor. Biri İzmir Körler Okulu'ndan müzik öğretmenim Bayram Şimşek, diğeri ise Gaziantep Körler Okulu'ndaki öğretmenim Naim Çavuş. İlk dersinde konuşmasına şöyle başlamıştı: "1944 yılında Yunanistan'ın İskeçe şehrinde doğdum." Konuşması, kültürü, esprileri, canlılığıyla benim modelim olmuştu Naim Hoca. İzmir'de müzik öğretmenim Bayram Şimşek'e hediye edilen ve beni gerçekten çok etkileyen Stelyo Kazancidis'in 45'liğini bir kenara koyarsak, canlı olarak ilk Rumca şarkıyı Naim Çavuş'tan dinledim.Piyanonun başına otururduk ve saatlerce müzikli sohbetler yapardık. Tapmak fiilini hiç çekinmeden kullanacağım iki Yunanlı müzisyen, Yorgo Dalaras ve Mikis Theodorakis'in isimlerini ilk kez ondan duydum.Bu olaylar 1977-1980 arası oluyor.

Akordeona kaç yaşında başladınız?
1973'te, Weltmaister marka bir Alman akordeonuyla başladım; hani 1951'de Halkevinden araklanan...Ama ilk sazım davul takımıdır. Demin bahsettiğim cinsten, davul, tampet ve zilden oluşan düğün davulu. Bunu da dayım getirmişti. Mahallede epey şikayet kaynağı olmuştum yaptığım gürültüyle... İlkokula başlayınca öğretmenlerim müzikte başarılı olduğumu gördüler ve destek oldular. Okul orkestrasında akordeonun yanısıra bateri ve org çaldım, şarkı söyledim. Nota, solfej ve armoninin basit ilkelerini ilkokulda öğrendim. Ortaokulda piyano çalmaya başladım ve klasik Batı müziğine merak saldım. Ayrıca daha popüler müziklere de kaydım, tangolar, valsler,1970'lerin hafif müzikleri gibi... Lise yıllarında Tire'deydim, çünkü Türkiye'de görmeyenler için özel bir lise yok. O yıllarda Tire'deki bir düğün orkestrasında org çalmaya başladım. Üç sene aralıksız, o gün ne revaçtaysa çaldım- Ümit Besen, Ferdi Özbeğen dahil. 80'den itibaren eve muhtaç olmadan kendi paramı kazanmaya başladım. Askeri darbeyle toplumun demokrat kesiminde beliren hınç, bende gençliğin bilgiye karşı olan açlığı ve hayatı, dünyayı anlama aceleciliğiyle birleşti ve o yıllarda artık kendi paramla istediğim kitabı satın alıp okumaya başladım. 1983 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nü kazandım ve İstanbul'a geldim. Boğaziçi Üniversitesi'nin, bazısı turistik de olsa zengin denilebilecek bir dünya halk müzikleri arşivi vardı. O günlerde doğru dürüst bir teybim bile yoktu, ama çok iptidai şartlarda kasetlere çektim o arşivi. 1985'lerden sonra da artık Balkan ve Yunan müzikleri benim müzik hayatımda gitgide belirleyici oldu. 84 yılında ilk defa afişinde benim de ismimin yer aldığı bir konser yaptık soprano Sabiha Çelik'le beraber. Programda dört Mikis Theodorakis şarkısı vardı, fakat bu şekilde konser veremeyeceğimizi söyledi üniversite yönetimi. Biz de Yunanca parçaları programdan çıkarıp sadece türkülerin iki sesli yorumlarını içeren bir Türk halk müziği konseri yaptık... Yıllar sonra, bu sene şubat ayında Boğaziçi Üniversitesi'nde sadece Rumca parçalardan oluşan bir repertuarı aralarında rektörün de bulunduğu dinleyicilere çaldık. Tabii, ben sahnede bu eski olaylardan, Rumca sansüründen bahsettim...

Balkan ve Yunan müziklerine ilginizde herhalde Egeli olmanızın önemli bir rolü var...
İzmir Körler Okulu'ndayken sürekli Yunan Radyosunu, Balkan radyolarını dinlerdim. Eğer Diyarbakır ya da Adıyaman'da yetişseydim, muhtemelen Irak ve Suriye radyolarını
dinleyeceğim için Arap ve Kürt müziğine yakınlık hissedecektim. Egeli tarihimin beni biçimlendirdiğini düşünüyorum. Tabii, yine bütün kültürlere açığım, ama yeryüzündeki tüm halk müziklerini bilmenize, sevmenize ve çalmanıza imkan yok. 1985 yılının sonlarında bir arkadaşımın verdiği kaset aracılığıyla Yorgo Dalaras'ı keşfettim. Dalaras'ın 1978'de yaptığı bu albümü dinlerken sanki bu şarkıların özel olarak benim için yazılmış olduğunu hissettim. Kendi tahayyülümün ötesinde beynime, vücuduma uygun bir müzik bulmuştum. Ardından 1988 yılında Viyana'ya yaptığım bir yolculuk sırasında keşfettiğim rembetiko taş plak kayıtları, zaten sevdiğim Yunan müziğine beni iyice bağladı. Yine 80'lerin ortalarında Türkiye'de piyasaya çıkmış "Rum Tavernası" diye meyhane kasetleri vardı. Çoğu ticari amaçla çıkarılan kötü kayıtlar olmasına rağmen, önemli Yunanlı şarkıcılarla tanışma fırsatı buldum bu kasetlerde. En başta Glykeria...

Etkilendiğiniz Yunanlı sanatçılar, her ne kadar iyi müzisyenler de olsa, sizin Türkiye'deki müzikal pozisyonunuza nazaran oldukça popüler kulvarlarda bulunuyorlar. Bu bir tezat değil mi?
Bunun nedeni, aslında bu insanların da değişmesi. 1980'lerde Dalaras ve Glykeria da başka bir yerdeydi. Dalaras son on sene içerisinde dahiyane sesini fark edip, bu yeteneğini yok etme noktasına gelinceye kadar paraya dönüştürme sevdasına düştü; kendini sömürürcesine oldukça popüler albümler yaptı. Glykeria'nın Yunanistan'daki pozisyonu da benden çok farklı. Ama bu biraz da Yunanistan'daki müzik piyasasının Türkiye'dekinden farklı olmasıyla açıklanabilir. Türkiye'ye nazaran Yunanistan'da halk müzikleri ve halk müziği kaynaklı kaliteli popüler müzik daha revaçta. Yunan pop müziği Türk pop müziğine nazaran daha az magazinel bir çizgi izlemiş. Bir de biz geleneksel müziklerimize daha çok koruma içgüdüsüyle yaklaşmışız. Yunanlılarsa halk müziklerini zamana bağlı olarak ufak değişikliklere tabi tutmuşlar ve bu müzikleri günlük hayatın içinde üretip tüketmişler.

Üniversite bitince müziğin seyri nasıl devam etti?
1988 yılında okulu bıraktım ve salaş meyhanelerde çalmaya başladım. 1991'de şansım yaver gitti, yaz mevsiminde Sheraton Oteli'nin turistleri gezdiren Boğaz teknesinde çalıştım. Hem piyasa müziği yapmak zorunda kalmadım hem de iyi para kazandım. İlk kez müzik dinleme sistemimi o zaman satın alabildim. Artık dünyanın dört tarafından halk müziği toplama merakımı tatmin edecek gücü bulmaya başlamıştım. Bu yıllarda dağılan Sovyetler Birliği'nden çok fazla sayıda değerli plak geldi İstanbul'a. İşte bugün sahip olduğum devasa büyüklükteki plak koleksiyonu o günlerdendir. 1995'ten itibaren internetin de yardımıyla, özellikle Balkanlar'ın ön planda olduğu çok detaylı bir arşiv topladım.

Bu arada albümler yayınladınız, bazı toplama albümlerin oluşturulmasında da büyük emeğiniz oldu...
İlk albümüm "Sevdalı Kıyılar"ı 1993'te yaptım. Arkasından 1994-95'te bir derleme çalışması olan "Rembetiko" çıktı. 1995'te dört kasetlik "Halklardan Ezgiler" adıyla öğretici bir seri çıkardım. Bu çalışmada Ermenistan, Gürcistan, Azerbeycan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri müziklerinden örnekler vardır. Daha sonra bizim, Giorra Fiedman'la özdeşleştirdiğimiz, ama bundan ibaret olmayan Klezmer müziği, yani Doğu Avrupa Yahudi müziği üzerine bir derleme albüm yayınladım. 1990'ların ortalarından bugüne kadar vokallerde Sumru Ağıryürüyen ve Brenna Mc Crimmon ve perküsyonda Nekropsi'nin davulcusu Cevdet Erek arkadaşlarımla geniş bir Balkan repertuarı çaldık. Bu grupla Türkiye'de birçok şehrin yanısıra, Kıbrıs, Almanya, Makedonya ve Bulgaristan'da konserler verdik.

Bu grubunuz hala sürüyor değil mi?
1998'de aramıza üç arkadaş katıldı. O günlerde Cengiz Onural'ın kendi çalışmaları yoğunlaşmıştı, bu yüzden kenara çekildi. Onun yerine Gümülcine doğumlu buzuki ustası Orhan Osman geldi. Sonra aramıza perküsyonist Rahmi Göçmen ve Patrikhane'de okuyuculuk yapan Stelyo Berber katıldı. Böylece bir beşli olarak Kompania Ketecoğlu ismiyle Türkiye'de, Yunanistan'da ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde konserler yaptık. Bu yıl da türlü tesadüfler sonucu Mikis Theodorakis'le birlikte iki kez sahne almak onuruna ulaştık. Aynı zamanda da Balkan Grubu da devam etti 2001'e kadar. Brenna artık Kanada'ya dönmeye karar verince dört yıllık konser maceralarımızdan geriye kalan şarkılardan bir albüm yapalım istedik. Birkaç ay içinde "Ayde Mori" adıyla yayınlanacak.

Çok güzel bir albüm adı "Ayde Mori", Türkçe'ye "Haydi Kız" olarak çevrilebilir herhalde...
Kelime anlamı olarak öyle... Ama sonuçta bu, Balkanlar'da kullanılan bir nida ve tam olarak Türkçe'ye çevirmek mümkün değil. "Ayde mori!" dediğiniz zaman Balkanlı olan herşeyi çağrışım düzeyinde hatırlarsınız.

Sizin bir de radyoculuğunuz var. Yaptığınız radyo programlarıyla Balkan ve Kafkas ülkelerinin müziklerini tanıttınız.
1993'ten beri Hür FM, Yapı Radyo, Açık Radyo gibi kanallarda açıklamalı müzik programları yaptım. Önceleri dünyanın her yanından müzikler çalıyordum, sonra özellikle Açık Radyo'daki "Tuna'nın Beri Yanı" programıyla Balkanlar'daki geleneklere eğildim. Bu program hala devam ediyor, her Çarşamba saat 13.00'te.

"Karanfilin Moruna" adlı, zeybeklerden oluşan son albümünüzde, düzenlemelerin, özellikle de vokallerin, önemli derecede Yunan müziği etkisinde olduğu hissediliyor...
Bu çalışmanın fazla Yunanlı kokmamasına, Anadolu'dan kopmamaya özen gösterdim. Düzenlemeler derseniz, evet, doğrudur. Yunan müziği, gelişmiş zeybek örnekleriyle, zeybek müziğine getirdiği daha Batılı armoniyle, bana düzenlemelerde örnek olmuştur.

Cengiz Onural'ın curası da, Yunanlıların baglama dedikleri küçük boy buzukileri hatırlatıyor...
Evet, stil olarak Yunan baglamasını örnek aldık. Bu albümde cura, lavta ve gitarı destekleyen tiz armoni enstrümanı olarak işlev gördü. Yani bizdeki curanın aksine, melodi enstrümanı olarak nadiren kullanıldı. Ama vokallerde kendim olmaya çalıştım. Alışık olduğumuz TRT ekolünden kaçtım, küçüklüğümde annemin söylediği zeybekler sesime yol gösterdi. "Beyaz Geyme Toz Olur", "Yandım Ayşem", Karyolamın Demiri" gibi türküleri annemin okuduğu tarzda söyledim. Anadoluluktan kopma ölçüsünde vokalim Yunanlı kokuyorsa üzülürüm açıkçası. Çünkü Anadolu zeybeklerini yorumladım, Yunanistan zeybeklerini değil. Ama bir ölçüde Rum etkisi olması çok doğal, sonuçta Rumlar'la ortak olduğumuz bir müzik geleneği zeybekler. 1920'li yıllarda Anadolu'nun Ege kıyılarından Yunanistan karasına götürülen zeybek müziğinin orada katettiği gelişme benim için çok önemliydi. Bir anlamda zaten ikiz kardeş olan Türk ve Rum zeybek geleneklerinden eşit ölçüde faydalandım. Zeybekleri yorumlarken benim kaçındığım iki uç vardı: Birincisi şu ana kadar TRT'de benimsenen, her şeyi bağlama takımıyla çalma anlayışı. İkincisi ise yaratıcılık kisvesi altında gelenekten kopup köksüz bir şey yapmak...

Zeybekler çeşitli yerel farklılıklar göstermesine rağmen Anadolu'nun Ege kıyılarında, Ege adalarında ve Yunanistan karasında yaygın. Galiba bizim coğrafyamızda müzik gelenekleri, ulusal sınırlardan bağımsız bir yaşam alanı çiziyor...
Tabii, sadece Batı'da değil, sadece zeybekler değil. Gidin Doğu'ya, aynı türküler Anadolu'da da Ermenistan'da da, Azerbeycan'da da çalınıyor. Bütün geleneksel müziklerde ulusal kimlikten önce coğrafyanın belirleyici olduğunu düşünüyorum. Halkların değil coğrafyaların müziği vardır. Zeybeklerin kökeni hakkında literatürde iki temel görüş var: Birincisi zeybeklerin yörük- Türkmen kültürüyle ilişkisini ön plana koyup zeybek müziğinin köklerini Orta Asya'da arıyor. Yörük- Türkmen kültürüyle zeybek geleneğinin bazı noktalarda ilişkili olduğunu kabul etmekle birlikte, zeybeklere benzer bir müziğe Orta Asya'da rastlamadığımı belirtmek isterim. Ben zeybek müziğinin Anadolu'nun Ege kıyılarından çevreye yayıldığını savunan ikinci görüşe katılıyorum. Zeybeklerin yaşam biçimleriyle antik Yunan'daki pagan geleneklerinin birçok ortak yönü bulunduğunu zaten Halikarnas Balıkçısı da belirtiyor. Ancak iç Ege'ye ve dağlık bölgelere ait zeybeklerde, özellikle Muğla zeybeklerinde yörük-Türkmen unsurunun önemli olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ama bu unsur bizi Orta Asya'ya götürecek denli güçlü değil.

Siz zeybek müziğinin Yunanistan ya da Orta Arnavutluk kaynaklı olabileceğine hiç ihtimal vermiyorsunuz galiba...
Ben, zeybek müziğinin esasen Anadolu'nun Ege kıyılarından kaynaklandığını düşünüyorum. Mübadele öncesi Yunanistan karasına bakarsanız, yani Ege adalarını hariç tutuyorum, Yunan halk müziğinde zeybek göremezsiniz. Yunan müzik tarihine baktığımızda iki yerde zeybek müziği gözüküyor: Küçük Asya, yani Anadolu Rum müziği ve yine Anadolu'ya yakın adalar müziği. Burada özellikle Midilli adasını anmak gerekir. Orta Arnavutluk'ta rastlanan 9 vuruşlu çitelli (çiftetelliden bozma) nağmeleri ise bence Türk etkisinin bir sonucu.

Ege Bölgesi dışında da zeybek örnekleriyle karşılaşıyoruz: Ankara zeybeği, Giresun'un Mican zeybeği, Kastamonu'nun Sepetçioğlu zeybeği gibi...
Bu olgu, zaten benim albümde özellikle sözünü ettiğim önemli bir husus. Sizin verdiğiniz örneklere Marmara ve Akdeniz zeybeklerini de ekleyebiliriz. Konya, Mersin, Silifke, Mut tarafında da oynanan zeybekler var. Yalnız bir açıklama yapmak istiyorum:" Kuyu Başında Bakır" adlı zeybeğin TRT kayıtlarında Hatay'dan derlendiği belirtilmiş. Ben de TRT arşivini kaynak olarak aldığım için bu bilgiye sadık kaldım. Ama parçanın müzikal özelliği göz önünde tutulursa, Ege karakterinin baskın olduğu görülecektir. Bu karışıklık TRT'nin derleme yönteminden kaynaklanıyor. Sadece türkünün derlendiği yerin adını veriyorlar, ama kaynak kişinin nereli olduğunu kaale almıyorlar. Bu yöntemle Erzurum'dan da bir Rumeli türküsü çıkabilir yani. Bu metod hatasının acilen düzeltilmesi gerekir.

Yunanlıların ve Türlerin zeybek tavırlarında belirgin farklar da var, değil mi?
Maalesef, Türkiye'de zeybekler, yeniden üretilmeyen, bir şekilde derlendiği kadar kalan bir müzik kültürü. Oysa Yunanistan'da, 1920'lerdeki göçten sonra ve belki biraz daha önceden başlayarak yeni zeybekler üretilmeye başlanmış. Bu aslında bizim kent folkloru, şehir müziği üretmemizle alakalı bir durum. Mesela yaygın olan kanının aksine, rebetiko bir kır müziği değildir; yeniden üretilmeye tabi tutulmuş bir kent müziğidir. İşte, bu rebetiko repertuarı içinde zeybekiko, çok önemli bir form olagelmiştir. Yunanlılar, bu yeniden üretim sürecinde, çeşitli varyasyonlarla iç yapı değişiklikleri yaratmışlar. 9 vuruşlu zeybek ritminin kurgusunu değiştirmişler, parçasına göre ritmi ağırlaştırıp yavaşlatmışlar, gitarın eklenmesiyle akorlar yazmışlar ve adeta bir zeybek armonisi oluşturmuşlar. Mesela daha düzensiz, karmaşık bir ritmde çalınan ve daha bağımsızca, delice oynanan bir zeybekleri var Yunanlıların; bu türe abdaliko diyorlar. Yunanistan'daki bu yeniden üretim süreci, bugün son derece modern sound'lu rock-zeybeklere kadar gelmiş.

Zeybekler bugün ülkemizde üretilmiyor, adeta unutulmuş. Halk müziği denince akla Doğu Anadolu ve İç Anadolu, bir de son yıllarda Karadeniz Bölgesi müzikleri geliyor. Sizce niye böyle?
Çok güzel bir soru bu, böylece konunun özüne inebileceğiz. Balkan Savaşı (1911-13) öncesi Osmanlı İmparatorluğu'nda Rumeli Beylerbeyi son derece büyük bir eyaletti. Balkan Savaşı sonucu müslümanların Balkanlar'dan sürülmesiyle çok büyük bir göç aldı Türkiye. Ancak Balkanlar'dan gelen insanlar Anadolu'nun tüm yörelerine çil yavrusu gibi dağıldılar. Hal böyle olunca kültürüne sahip çıkan güçlü cemaatler oluşturamadılar. Anadolu'daki dağınık yerleşim kültürel parçalanmayı getirdi. Balkanlar'dan gelen insanlar her ne kadar Cumhuriyet'in kuruluşunda büyük görevler almış olsalar da, ülkenin Rumeli bölümünün küçülmesi, Balkanlı, Rumelili Türklerin gitgide mecliste daha az temsil edilmesine sebep oldu. 1950'lere geldiğimizde devlet ve toplum büyük ölçüde daha feodal, daha kapalı bir kara kültürüne teslim oldu. Tabii bir de Balkanlar'dan gelen Türkler göçmen olmanın ezikliğiyle Anadolu kültürüne adapte olmaya çalıştılar, kendi kültürlerini ön plana çıkararak sırıtmak istemediler.

Ama ekonominin yönetimi, her zaman en zengin bölgeler olan Marmara'da ve Ege'de değil miydi? Hala da öyle... Bu durum bir tezat oluşturmuyor mu?
Evet bu bir çelişki. Ama ben kültürel olarak genelde kapalı feodal Doğu Anadolu kültürünün, gitgide Batı Anadolu ve Balkan kültürü aleyhine hakimiyetini güçlendirdiğini düşünüyorum. Örneğin, bugüne kadar müziğimize doğrudan yön veren TRT'nin yönetim kadrosunun Doğu ve İç Anadolu kökenli olduğunu bizzat biliyorum. Tabii ki bunları söylerken faşizan bir Doğu düşmanlığı tavrı içerisinde asla değilim. Yalnızca kültür anlamında Batı Anadolu'nun daha az sesinin çıkmasına üzülüyorum.

Batı Anadolu insanının, kapitalist ilişkilere ve modernleşme sürecine görece erken girdiği için Anadolu'nun diğer bölgelerinde yaşayan yurttaşlara nazaran folklorla ilişkisi daha sınırlı. Belki Doğu Anadolu insanı, türlü yoksulluklar, ezilmişlik gibi sebeplerle kendini ifade etmenini bir aracı olarak folklora sarılıyor. Böyle bir tespit sizce doğru mu?
Bu tespite bir ölçüde katılabilirim. Ama, Batı Anadolu kültürünün Türkiye genelinde gerilemesini, kapitalist gelişme ve modernleşme süreci tam olarak açıklamaz diye düşünüyorum. Bir de şöyle bir sosyolojik olgu var Batı Anadolu'da: Dinsel tutuculukla beslenen müzik kültürüne düşmanlık, müzik üretmeyi son iki yüz yıldır Romanlar'ın tekeline bırakmış. Böylece müzik üretimi toplumda pek de muhabbetle karşılanmayan bir azınlığın uhdesine verilerek günlük hayattan kopartılmış. Batı Anadolu'daki yerleşik Sünni kültür hiçbir zaman müziğe çok sıcak bakmamıştır. Anadolu müzikal kültüründe bir eksiklik görülecekse, ki ben görüyorum, bunu büyük ölçüde İslam dininin müzik üzerindeki baskısına bağlamak gerekir. Aslında bu durum Romanların da ister istemez işine gelmiştir. Çünkü böylece müzisyenlik, Romanlara münhasır bir işkolu olarak şekillenmiş.

Ama bu, sadece Batı Anadolu'da görülen bir sosyal gerçeklik değil ki. İslamiyetin baskısı Doğu'da da Batı'dakinden az değildi herhalde. Doğu Anadolu'da müzisyenliği üstenecek bir grup olarak Abdallar her zaman mevcuttu...
Müzik üzerinde İslamiyetin baskısı, Doğu'da da vardı hiç şüphesiz. Ama bakınız, Alevi olsun Sünni olsun Kürtlerde müzik, folklor her zaman sosyal hayatın merkezinde olagelmiş. Doğu'nun günlük hayatı, sivil yaşamı müzikle çok daha içiçedir. Batı Anadolu'da ise, vatandaş düğünden düğüne müzikle karşılaşır.

Tekrar zeybeklere dönelim. Yıllar önce Tolga Çandar bir söyleşisinde şu manada bir şey söylüyordu: " Her ne kadar türkü formu içinde değerlendirilse de, zeybeklerin makamsal yapısı, köy türkülerinden çok klasik Türk müziğine yakın. Bu yüzden Ruhi Su ustanın ağzında zeybekler tam da olması gerektiği gibi çıkmıyor." Siz bu görüşe katılır mısınız?
Ruhi Su'nun zeybek yorumu hakkında bir şey söylemek istemem. Ancak zeybeklerin ezgisel yapısı, Türk halk müziğinde kullanılan ayak kavramından ziyade, klasik Türk müziğinde kullanılan makam kavramı içinde değerlendirilmelidir. Bu anlamda zeybeklerin, makamsal özellikleri yüzünden diğer Anadolu halk müziklerinden belirgin bir farklılık gösterdiğine katılıyorum. Bu durum İstanbul'a, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentine, yani şehir kültürüne yakınlıkla açıklanabilir bence. Sadece zeybekler değil, Balkan, Rumeli, Ege ve Marmara türküleri de makamsal müzik içinde değerlendirilmelidir. TRT'nin " Türkiye'de tek bir halk müziği vardır, ezgileri ayak kavramı içinde açıklanan bu müzik de bağlama takımıyla çalınır." Tarzındaki anlayışın tamamen yanlış ve Anadolu halk müziklerini anlamada yetersiz olduğu inancındayım. İşte bu İstanbul etkisi, Anadolu'nun bazı şehirlerinde yerel müziğin yüksek musiki tavrıyla karışmasına yol açmış. Batı Anadolu ve Rumeli şehir türkülerinden başka Ankara, Kayseri, Konya, Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Gaziantep gibi Anadolu şehirlerindeki kent folklorundan da bahsedebiliriz. Anadolu şehirlerindeki Osmanlı yöneticilerinin, yüksek memurların ve zengin eşrafın etrafında gelişen bu şehirli halk müzikleri melez yapıdaydı.Halk türkülerinin yanı sıra gazeller, taksimler, şarkılar da çalınıyordu. Yerel türküler klasik Türk müziği sazlarının da katılımıyla icra ediliyordu. Bugün yalnızca Konya'daki oturak alemleri, Urfa'daki sıra geceleri gelenekleri, sadece erkekler arasında sınırlı olsa da, bir ölçüde devam ediyor... Fakat mübadele sonrası Rumların gitmesiyle Batı Anadolu şehir folklorunun büyük darbe yediğini düşünüyorum. Doğu'da da aynı olumsuz etki Ermenilerin gitmesiyle ortaya çıkmıştır. Özellikle 1940'larda TRT'nin radyo yayınlarıyla birlikte, tek tip renksiz halk müziği icraları da bu olumsuz havayı körüklemiş. Burada küçük bir parantez açmak gerekiyor: Batı Anadolu şehirleri ve kasabaları için Halkevleri başlangıçta çok güzel bir kültür üretme fırsatı yaratmış. Ancak bu olumlu hava, bürokrasinin ağırlığı yüzünden tam teneffüs edilememiş. Zaten 1951'de de kapatılmıştır Halkevleri.

Zeybeklerin bağlama takımıyla çalınmasına karşı olduğunuzu belirtiyorsunuz. Ama bırakın başka sazlar çalan müzisyenleri, genç kuşak bağlamacılar bile zeybek tavrını öğrenmeye, zeybek çalmaya hevesli değil. Türkiye gittikçe Ege folklorundan kopuyor.
Egeliler de bu kanının oturmasına yardımcı oluyorlar ama...Ege insanında kendi kültürüne özensizlik, bu durumu benimsemişlik var.

Ama bir taraftan, mesela Denizli'de Servet Plak, sadece yöresel kasetler (zeybekler, gurbet havaları, boğazlar, Ege türküleri ve oyun havaları, yarenlik havaları) yayınlıyor ve İzmir taşrasında önemli miktarlarda satış yapıyor. Ege bölgesinde ekonomik olanakların, Anadolu'nun diğer yörelerine göre daha tatmin edici olması, Ege'den İstanbul'a göçü oldukça sınırlı tutuyor.Acaba bu durum Ege kültürünün sadece Ege taşrasında yaşanması gibi bir içine kapanıklık mı getiriyor?
Bu bir derece doğrudur. Ama, medya da aynı ilgisizliği gösteriyor. Radyolarda, televizyonlarda hatta gazetelerde Ege müziğinden, Ege kültüründen bahsedildiğini pek duymayız. Çünkü Ege'nin insanı ulusal medyayı etkileyemiyor, çok yöresel kalıyor. Bu Ege müziği kasetleri, sedece İzmir'den Ege kasabalarına giden otobüslerde, minibüslerde dinleniyor. Mesela Burdurlu Hafız Rıza Yağız vardır, kendi tarzında günümüzün çok önemli bir sesi. Ama kimse bu adamdan haberdar değil. Sonuçta kültürün hakimi değil Ege ve Trakya.

"Karanfilin Moruna" albümündeki enstrümantasyonunuz da ilgi çekici. Santur, lavta gibi sazlar kullanmışsınız...
Santur, Ege adaları ve Rum folklorunda hala yaygın olarak kullanılan bir enstrüman. Ne yazık ki son kırk- elli yıl içerisinde klasik Türk müziği çevresinde unutulmuş. Uygurlar'dan İrlanda'ya kadar çeşitli tip ve boylarda rastladığımız bu enstrüman, cimbalom adıyla özellikle Romanya ve Macaristan müziğinde kullanılır. Lavta ise yine Rum folkloru kaynaklı ve Osmanlı müziğinde de kullanaılmış bir telli saz. Fakat son yüzyılda unutulmuş. Biz "Karanfilin Mourna" albümünde, lavtayı, Osmanlı müziğindeki melodik işlevinin aksine, Rum müziğindeki gibi, gitar ve curanın yanında bir armoni enstrümanı olarak kullandık.

Çaldığınız enstrüman akordeon, Balkan repertuarını ayırırsak, aslında icra ettiğiniz rebetiko ve zeybek müziklerinin temel sazı değil. Sizin akordeonla rebetiko ve zeybek çalmanızda virtüözce bir meydan okuma mı var?
Hayır, kendimi kendimce ifade etme isteğidir bu. Bu sazı iyi çaldığımı düşünüyorum ve sevdiğim müzikleri akordeonla çalıyorum. Yanıma türlü destekler de alıyorum. Örneğin rebetiko çalarken hiçbir zaman solo yapmaya kalkışmam, bu işi buzukiye bırakırım. Akordeonla virtüözlük gösterisi yapmamaya çalışıyorum.

Balkan müziklerinde akordeon hangi türlerde öne çıkmış?
1860'arda ilk defa Almanya'da yapılan, tarihi oldukça yeni olan bu çalgı, türlü türlü formlar geliştirilerek kısa zamanda pek çok geleneksel müziğin başat sazı haline gelmiş. Hatta diyebiliriz ki akordeon 20. yüzyılda halk müziklerinde büyük bir devrim yaratmıştır; farklı coğrafyalarda, büyük bir hızla halk müziklerinin icrasında kullanılmış. Düğmeli tipleri var, açılırken ayrı, kapanırken ayrı ses veren türleri var; Rusların "bayan" adını verdikleri akordeonlar var; İrlanda'da "concertina" adıyla anılan düğmeli, küçük tipleri var; Çerkezler, Kafkaslar'da "piçina" diye düğmeli küçük bir saz geliştirmişler; Azerilerin "garmon"u var. En karmaşık ve gelişkin tip ise benim çaldığım klavyeli akordeon: Piyano akordeon da deniyor... Bence akordeonun geleneksel müziklerde bir öncülü olmamış, birden kendini kabul ettirmiş çok farklı halk müziklerine. Ayrıca akordeon, dünyanın çeşitli yerlerinde oluşan şehir müziklerine de damgasını vurmuş. Arjantin tangosunun vazgeçilmez çalgısı bandoneon, arkaik bir akordeondur. Yine Fransa'da 1880'lerden sonra ortaya çıkan bir nevi dans müziği diyebileceğimiz musette geleneğinin en önemli sazı akordeondur. Bunun yanı sıra bütün Orta ve Doğu Avrupa müziklerinde, Klezmer'de, kısmen rebetikolarda da akordeon kullanılıyor. Bizdeyse akordeon bazı farklı kullanım alanları bulmuştur. Geleneksel müzikler açısından bakıldığında iki temel yöre var: Biri Azeri ve Gürcü bağlantılı olarak Artvin ve Kars yöresi müziği. Diğeri ise Batı Anadolu'da Balkanlardan Türkiye'ye göçen insanların getirdiği akordeon kültürü. Şehir müziği içinde de Halkevleri ile birlikte mandolin gibi bir batılılaşma simgesi olarak görülmüş ve tangolar, valsler çalınmış akordeonla. 1970'lere kadar akordeon popülerliğini sürdürmüş, daha sonra yerini elektrikli orglara bırakmış. Son yıllarda akustik müziğin tekrar değer kazanmasıyla yavaş yavaş akordeon daha çok çalınır oldu ülkemizde.

Mesela Ciguli çok sükse yaptı...
Geçen yıl Ciguli'ye karşı başlatılan yoğun saldırı kampanyasında basın benim de fikrimi sordu. Tam doğru olarak yansıtılmadı cevabım. Müzisyenliğine büyük saygım var, fakat birçok Türk müzisyeni gibi, elindeki malzemeyi nasıl kullanacağını bilememe sorunu onda da var. Ciguli'nin ilk albümünde yer alan "Haskova Köçek" adlı türküyü biz de repertuarımıza aldık. Cemal Reşit Rey'deki konserimizde Ciguliye yapılan saldırıları kınayarak bu parçayı seslendirdik.

Bundan sonraki çalışmalarınız nasıl bir seyir izleyecek?
"Ayde Mori" albümünde beni çok heyecanlandıran bir parça var: "Kerem Eyle". Bu türkünün Romanya'dan Girit'e kadar Türkçe söylenen çeşitli varyantları mevcut. "Ayde Mori" çıktıktan sonra, Balkanlardan toplanmış, sadece Türkçe türkülerin yer aldığı bir stüdyo çalışması yapmak istiyorum. İki farklı icra tarzını deneyeceğim bu çalışmada. Bir tarafta yine her zamanki gibi kendi çevremden müzisyen arkadaşlarımla çalacağım parçalar olacak. Diğer bir tarafta ise son 100-150 yıldan beri Balkanlara yayılmış olan nefesli takım anlayışıyla, yani bandoyla çalınan türküler olacak. Zeybekler albümünün repertuarını oluştururken izlediğim anti-popülist tavrı burada da izleyeceğim, çok bilinen Balkan türkülerini almayacağım. Bu albümler dışında 14 Eylül'de Selanik'te, Beyaz Kule'nin önünde usta rebetiko şarkıcısı Glykeria ve Selanik türküleriyle meşhur Yakovinis Agapanas'la yapacağım konser var. Glykeria, geleneğe sıkı sıkıya bağlı halk türküleri ve rebetiko söyleyen, diğer taraftan da geleneksel havada popüler şarkılar söyleyen, veciz bir ifadeyle anlatmaya kalkışsam, sıcak ve cilveli bir ses diyebileceğim, önemli bir kadın şarkıcı. Kasetlerinden sevdiğim, 16 yıl öncesinden hayallerimi süsleyen bir şarkıcıyla çalacak olmanın heyecanını şimdiden hissediyorum. Ayrıca, Glykeria'nın orkestrasında meşhur bir akordeoncu vardır: Nazaros Kulaksisiz. "Kulaksız" yani, o da mübadele çocuğu. Onunla birlikte, yalnızca iki akordeon olarak da birkaç Rumeli türküsü seslendireceğiz. Sanırım çok güzel bir buluşma olacak.