Muzik Kutusu << Geri Dön

Muammer Ketencoğlu'yla Söyleşi

[Hülya Karcı, Tiyatrom Dergisi, Kasım 2004]


Muammer, kendi sözcüklerinle Muammer Ketencoğlu’nu okurlarımıza tanıtır mısın?
En soyut biçimiyle anlatırsam eğer, öncelikle bir tutku insanıyım. Sevdiğim şeylere bağlanıp onların peşinden koşup, bitip tükenmek bilmez bir mücadele ve çabayla kendimi o sevdiğim şeye daha çok yaklaştırmak, sevdiğim şeyin daha çok içinde olmak için koşan bir adamım. Mesleki açıdan bir tanımlama yaparsam, hayatını bütün dünyada üretilmiş geleneksel müziklere adayan, akordeon çalan ve görmeyen bir müzisyenim.

Müziğe çok küçük yaşlarda başladım. Bizim aile ortamının da çok özendirici bir faktör olduğunu söylemem gerekir. Alaturka stilde trompet çalan dayımın beni özendirmesi, bir bateri takımının arkasından halk evlerinden kalma bir akordeonu bana hediye etmesi, müzik hayatımın başlangıcı oldu. Ardından daha sistematik eğitim gördüğüm yıllar geliyor. Müzik öğretmenlerimin çok büyük katkıları oldu. Eğitim aşamam sırasında türlü türlü tesadüfler, zaten o günlerde kesinleşen müzisyen olma gerçeğiyle birlikte hangi tarz müzik yapacağımı da belirlemişti. Müzik öğretmenlerimden birine hediye edilen bir kırkbeşlik kalbimi derinden etkilemişti. Arkasından yine ortaokul yıllarında İskeçe göçmeni Naim Çavuş Yunan müziğinin anahtarlarını ilk kez elime veren öğretmenimdi. Daha sonra üniversite yılları, artık bugünkü geleneksel müziklerle ilgili tutkumun yükseldiği yıllar oldu. İçinde bulunduğum entelektüel çevre farklı ülkelerin halk müziklerine ilgi duyuyordu. Bütün bunlar Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesinin görsel, işitsel bölümündeki tozlu plaklardaki seslerle birleşti birleşti ve bende geleneksel müziklerle ilgili gitgide hızlanan bir araştırma tutkusu yarattı.. Aslında bu çalışmaların özündeki anlam şuydu; ben kendimi arıyordum, bu gençlik aşamasında olgunlaşma mücadelesiydi. Türlü müziklerle hatta o yıllarda klasik müzik ve cazla da ilgilendim. Neyin bana en çok uygun olduğunu anlamaya çalıştım. Sonuç olarak hiç bir gün yok ki aradığını tam olarak bulduğunu zannedesin. Ancak adım adım beni ifade eden noktaya yaklaşıyorum.

Aynı zamanda yaptığım müzikal çalışmaları yazılarla, radyo programlarıyla, derlemelerle insanlara ulaştırmaya çalışan bir müzik kültürü taşıyıcısı olma çabasındayım.

Seni unutulmuş ya da folklorik müzikleri aramaya iten neydi?
Geleneksel müziğe zaman içinde çok büyük saygı duyma eğilimine girdim. Çünkü geleneksel müzik bütün müziklerin, klasik ve caz da dahil anasıdır. Önce halk müziği vardı, bence. İkincisi, en saf, en yalın müzikal anlatımları geleneksel müzikte bulursunuz. Dolambaçlı, kompleks, grift ifadelere pek yer yoktur. Ama şehir müzikleri geliştikçe, 1200’lerden sonra Avrupa ya da Asya’da, yüksek müzik dediğimiz şehir müziği gelenekleri ortaya çıktıkça müzikteki anlatım imkanları daha gelişmiş, daha kompleks anlatımlara yer verilmiş. Ancak bunu araştıran çok insan var. Ben saf olanla ilgilenmek istedim ve aynı zamanda araştırırken de, insan neden haz alıyorsa onu yapmalı, diye düşündüm. Ben ilgilendiğim konularda yaptığım araştırmalardan çok büyük mutluluk duyuyorum. O müzikleri dinlerken, çözümlerken çok büyük haz alıyorum.

Aramaya devam edecek misin? Son nokta var mı?
Son nokta diye bir şey asla yok! Ben çok geniş bir çerçevede aramaya başladım. Merceğim çok geniş bir alanı tarıyordu önce. Baktım ki bu iş böyle olmayacak, çerçeveyi her geçen gün daralttım. Daraldıkça, çalıştığım alanlar özelleştikçe onların da son derece karmaşık detaylarına girmeye başladım. Ama yine de kulağım her zaman uzaklardan gelen başka seslere açık oldu. Ben bugün Balkan müziği, Batı Anadolu müziğiyle ilgili daha yoğun çalışıyorsam, başka yerlerden duyduğum Moğol türkülerini ya da Kanada’da yaşayan Inuvitler’in şarkılarını duymazlıktan gelemiyorum. Onlara da hala açığım ve koleksiyonumda o şarkılara da yer vermeye çalışıyorum.

Felsefi olarak ne buldun araştırmaların sırasında?
Geleneğin evrenselliğini buldum. İnsanın bir yerde binbir türlü farkına rağmen, özünde insan olduğunu yeniden keşfettim. Bazılarına bu, Amerika’yı yeniden keşif gibi gelebilir, ama müzikte bunu bizzat kendimin keşfetmesi bence anlamlı. Ve aynı zamanda -tabii müzik alanından bahsediyoruz- insanın inanılmaz derecede yaratıcı üretkenliğini buldum ve bu inanılmaz çeşitlilik de bir o kadar duygu demek. Belki özünde duyguların isimleri aynı ama bir Arnavut gurbet türküsündeki duyguyla İrlanda’dan dinlediğim ayrılıkla ilgili bir baladın verdiği duygu tam da aynı değil doğrusu. Başka dinamikler devreye giriyor, coğrafi şartların müzikal anlatıma yansıması giriyor, dil öğesinin bıraktığı izlenim giriyor. Sonuç olarak son derece zengin bir duygu dünyası ve en önemlisi “samimiyet” buldum halk müziğinde. Samimiyet benim çok önem verdiğim bir kavram. Yaşarken de çok önemli, müzik yaparken de çok önemli ve aynı zamanda da halk müziğinin bence temel özelliklerinden birisi. Modern toplumda halk müziği üretmeye gayret eden insanların ne kadar samimi olup olmadığı, bıçak sırtı bir dengeyle anlaşılabiliyor.

Ege ve Trakya folkloruyla daha yoğun ilgileniyorsun. Yaptığın araştırmalar sonucunda bu iki yöre müziğine yakın müzikler bulabildin mi?

Benim bu konuda bir hipotezim var. Ben coğrafyaların müziğine inanıyorum, milletlerin, halkların müziğinden çok. Şimdi Trakya müziği, diğer komşu geleneklerle Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk ve Yunanistan müzik gelenekleri ile kuşkusuz yakın akraba. Ege’nin durumu da farklı değil. Zeybek geleneği göçler dolayısıyla doğrudan Yunanistan’a aktarılmış. Yunanistan’da son derece zengin bir şehir müziği ortaya çıkmasına vesile olmuş. Bu komşuluk ilişkileri dışında Ege müziğiyle Arnavutluk’un güneyinde ve Yunanistan’ın kuzeyindeki bir bölge olan Epir müziğini biraz bağdaştırırım. Aslında coğrafi olarak çok büyük bir uzaklık yok aralarında. Ritimlerin oturaklılığı, kostümler ve son derece ağır anlatımlar var müziklerde. Bu, bizim zeybekte de böyle. Epir müziğinde klarnet baskındır. Böyle bir bağdaşma hissediyorum ve aslında makamsal yapı olarak zeybek müziğiyle Epir müziğinin hiç ilgisi yok. Türkiye’deki zeybeklerin icra edildiği diziler Anadolu makamlarını temel alır. Oysa Epir müziği aslında Çin, Moğolistan, Japonya ve biraz Orta Asya’da bugün varlığı devam eden pentatonik müzikle akraba bir müzik. Dolayısıyla çok ilgisiz gözüküyor ama ben bir paralellik kuruyorum aralarında.

Seni şaşırtan bir ilişki buldun mu müzikler arasında?
Tabii! Mesela dünyanın üç ayrı bölgesi Orta Asya, Güney kutbu ve Kuzey kutbu arasında şaşırtıcı bir benzerlik yakaladım. Güney Kutbunda yaşayan İnuitler’in  müziğiyle, Kuzey kutbunda, ağırlıklı olarak da Norveç ve İsveç’de yaşayan Sami halkının müziği ile Orta Asya’daki Şaman geleneğinin çok ciddi bir yakınlığı olduğunu keşfettim. Hatta bir dördüncü bile ekleyebilirim: Peru’da And dağlarındaki yerlilerin geleneksel müziği. Dünyanın dört değişik bölgesi... Bu paralellikler biraz tesadüfi, biraz da yaşam şartlarının benzerliğiyle bağlantılı. Bu bölgelerin genel olarak hepsinde enstrüman eşliği sınırlı, vokal müzik geleneği daha baskın.

Yaptığın bu değerli çalışmalar sırasında herhangi bir yerden destek alıyor musun?
Almıyorum. Tamamen kendi olanaklarımla yürütüyorum çalışmalarımı. Arşivimde dünyanın her tarafından çok zengin halk müziği malzemesi var. Bunu hem kişisel bağlantılarım, hem de kendi maddi olanaklarımla oluşturdum. Dediğim gibi çok derin bir tutkuyla bu işe bağlı olduğum için gücüm oranında kendimi donatmaya çalışıyorum.

Böyle bir müzik tarihi bilinciyle baktığında, bu müzik dünyası nereye gidiyor Türkiye’de? Hep her şeyin eskisine göre kötüye gittiği söylenir. Gerçekten kötüye mi gidiyor müzik dünyası?

Genel olarak kötüye gidiyor, demekte bir sakınca görmüyorum. Ancak tek bir yönsemeyle olguları açıklamaktan da hoşlanmıyorum. Teknolojinin gelişimi nasıl bir taraftan doğayı dengesizleştiriyor, insan hayatını daha teknolojiye bağımlı kılıyorsa da bir taraftan hayatımızı kolaylaştırıyor. Dolayısıyla şimdi Türkiye’de ya da dünyada “World Müzik” adı altında geleneksel müziğin deforme edildiği bir akımla karşı karşıyayız. Bu konuda sonuçta kimseyi engelleyecek bir mekanizma da yok Burada sağ duyunun devreye girmesi gerekir ama bu olmuyor. Çok yozlaşmış, son derece deforme olmuş müzikal üretimler çıkıyor karşımıza. Ama bir taraftan kayıt teknolojilerinin ucuzlaması özel konulara ilgi duyan insanların istediklerini eskiye göre daha kolay gerçekleştirebilmelerini sağlıyor. Alternatif radyonuzu kuruyorsunuz, alternatif gazetenizi daha kolay çıkarabiliyorsunuz. Dolayısıyla kendi dünyamızı kurabilme şansı eskiye göre daha yüksek diye düşünüyorum.

Son günlerde yaptığın yeni bir çalışman var mı?
Evet, üç beş aydır yoğunlaştığım bir konu var. İzmir eksenli bir çalışma yapmak istiyorum. Tabii 1922’den sonra İzmir’in son derece ciddi bir nüfus hareketliliğine tanık olduğunu hatırlarsak, ben 1922 öncesi İzmir’i temel alıyorum ve o dönemin kozmopolit İzmir’ini yansıtan bir albüm yapmak istiyorum. Hem binlerce yıllık İzmir’i anlatmanın seksen yıllık İzmir’i anlatmaktan daha anlamlı olduğunu düşündüğüm için, hem de bugüne kadar İzmir’le ilgili bu tarz özel bir çalışmanın yapılmamasından duyduğum rahatsızlık yüzünden.

Bu çalışma bir ilk mi olacak?
Evet, ilk çalışma olacak. İzmir’den derlenmiş Türkçe türküler, ardından benim yıllardan beri hakim olduğum Rumca İzmir türküleri ve son olarak İzmir’de yaşamış Sefarad Yahudilerinden derlenmiş türkülerden bir kaç örnek olacak albümde. Yani en az 16-17 şarkıdan oluşan bir İzmir portresi oluşturmaya çalışacağım. İzmir’de o dönem yaşamış Ermeniler ve Levantenler de vardı. Bu iki halkla ilgili çok ciddi araştırmalarda bulundum, pek çok kaynağa ulaştım. Ama gerek Ermenilerden gerek Levantenlerden İzmir’e dair bir tane bile türkünün kalmadığını anladım. Dolayısıyla Ermeni ve Levanten türküleri ne yazık ki çok istediğim halde bu çalışmada yer alamayacak.

Sanatçı-politika ilişkisi üzerine ne düşünüyorsun?
Kuşkusuz herkes gibi benim de dünyamızla ilgili felsefi ve politik bir duruşum var. Ancak ben politikacı değilim. Hayata ve insana karşı yaklaşımlarımı müzikteki tavrımla, yaptığım işlerle ortaya koymayı yeğliyorum. En çok önemsediğim şey bağımlı olmamak. Bir partiye, dinsel, bölgesel ve etnik cemaatlere gereğinden fazla yakın olmak bir sanatçı için son derece kısıtlayıcı. En güzeli içinin sesini dinleyerek albümler yapmak ve şarkılar çalıp söylemek. Ve direnmek; fiziksel güçlüklere, medyanın ilgisizliğine, potansiyel dinleyicime ulaşamamaya, ulaşılan dinleyicilerin de genellikle bildiğini dinlemek isteme eğilimine, kişisel bağlantılarla sağlanan sponsorluk sistemine ve hatta hayatın binbir türlü genel ve özel sıkıntısının kimi zaman yüklediği yoğun yılgınlığa karşı, inadına direnmek.