Muzik Kutusu << Geri Dön

Muammer Ketencoğlu ile Devr-i Alem

[Osman Cevizci, Volkan Artunç, 23 Eylül 2005 ]


İlk durağınız Almanya’ydı. Almanya’da Klezmer müziğiyle ilgili bir Workshop yaptınız. Almanya’daki çalışmalarınızı anlatır mısınız?
Klezmer müziğinin yaşayan en önemli gruplarından biri olan Brave Old World grubunun yaptığı bir workshop çalışmasına Almanya’da ikinci kez katıldım. Çalışmalarımızı Weimar kentinde gerçekleştirdik.
Klezmer müziği Doğu Avrupa kaynaklı bir Yahudi müzik geleneğidir. Makamlara göre açıklanır olması Klezmer müziğine doğu karakteri katar. İşte bu atölye çalışmasında Klezmer müziğinin Türk ve Yunan müziğiyle olan ilişkisini ortaya koymaya çalıştık.

Bu çalışmadan bahsederken gerçekten çok önemsediğinizi anlıyoruz...
Önemsiyorum çünkü Brave Old World grubu kurulduğu 1987’den bu yana Klezmer müziğinin kökenleri ve kültürel altyapısıyla ilgili titiz çalışmalar yapıyor. Ayrıca bu insanlar Amerika’da yaşayıp da Amerikalı gibi yaşamayan müzisyenler.

Workshop’a sizden başka hangi müzisyenler katıldı?
Brave Old World ve benim dışımda araştırmacı- müzisyen Zev Feldman, Hollandalı akordeoncu Sanne Möricke, Almanya’dan klarinetçi Christian Dawid, Yunanistan’dan kemancı Kyriakos Gouventas, ud ve gitarcı Yannis Alexandris vardı. Birlikte ağırlıklı olarak Almanya’dan katılan yaklaşık otuz öğrenci ile çalıştık. Genel çalışmamızda Türk, Yunan ve Klezmer müziğinin temel özellikleri ve benzer temaları üzerinde durduk. Ortak makam ve ezgilerin yanısıra bu üç müzik geleneğinin birbirine benzemeyen yönleri ve bilindik ezgisel süsleme özellikleri irdelendi. Ayrıca çalgı sınıfları ile Türk, Klezmer ve Yunan müziği için sınıflar da oluşturuldu. Altı gün süren çalışmaların sonucunda öğrenci ve öğretmenlerden oluşan müzik topluluklarının repertuarları bir konserle dinleyicilere sunuldu. Onun dışında da biz öğretmenler ayrı bir konser verdik. Dinleyicilerin konserlerimize yoğun ilgi gösterdiğini söylemeliyim.

Bu çalışmadan bahsederken gerçekten çok önemsediğinizi anlıyoruz...
Önemsiyorum çünkü Brave Old World grubu kurulduğu 1987’den bu yana Klezmer müziğinin kökenleri ve kültürel altyapısıyla ilgili titiz çalışmalar yapıyor. Ayrıca bu insanlar Amerika’da yaşayıp da Amerikalı gibi yaşamayan müzisyenler.

Almanya’nın hemen ardından uzak bir coğrafyaya, Brezilya’ya, Akdeniz Orkestrası adındaki projeye katılmak için Sesc’in davetlisi olarak gitttiniz. Uzak yerlerden anlatacak çok şeyiniz olmalı...
Sesc’den başlamalıyım. Sesc, Brezilya’daki işçi sendikaları tarafından desteklenen bir kültür kurumu. Başlangıçta bu bana çok şaşırtıcı geldi çünkü Türkiye’deki sendikal çalışmaları az çok bilen biri olarak dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin buluştuğu bir projeyi işçi sendikaları tarafından desteklenen Sesc’in mükemmel şekilde gerçekleştirmesi beni düşündürdü. Böyle büyük kültür olaylarının ülkemizde benzeri kurumlar tarafından yapılmamasının sebebini maddi olanaksızlıklar ve siyasal kısıtlamalarla açıklayamıyorum artık. Ayrıca işçi sendikalarının kültür kurumunun davetlisi olmak onurlandırıcıydı.
Sesc yalnızca festival düzenleyen bir kültür kurumu değil. İşçi sendikalarının üyelerine ve ailelerine son derece düşük ücretler karşılığında sağladığı sosyal , kültürel ve sportif hizmetlerle toplumsal alanda önemli bir boşluğu dolduruyor. Bir başka dünyanın varlığına dair umudumuzu arttırıyor.

Uzakta bir yerde Sesc’in olduğunu bilmek güzel. Peki Akdeniz Orkestrası projesini biraz tanıtır mısınız?
Orkestra Akdenizli müzisyenlerle Brezilyalı ve Latin Amerikalı müzisyenlerin aynı sahnede Akdeniz müziğini yorumlamasını amaçlamıştı. Yunanistan’dan kanun ve cura sanatçısı Petros Tabouris, İtalya’dan dünyaca tanınan grup Tenores di Bitti, fusion gitaristi Paolo Angeli ile Giorgio Rizzo, Fransa’dan gayda sanatçısı Eric Montbel ve hardy gardy sanatçısı Pascal Lefeuvre, İspanya’dan Adrian Alvarado ve Xavi Lousano, Fas’tan Abdelaziz Arradi, Lübnan’dan Sami Bordokan ile Claudo Kairouz, Peru’dan Dante Yenque, Uruguay’dan Jorge Pena, Sırbistan’dan Bilja Krstic, Romanya’dan Florian Crietea, Almanya’dan Frank Herzberg, Brezilya’dan Joao Parahyba ile yine Brezilyalı müzik yönetmenleri Livio Tragtenberg, Carlinhos Antunes ve Magda Pucci’den oluşan 23 kişilik bir orkestra...

Böyle kalabalık bir orkestra olarak repertuarınızı nasıl belirlediniz?
Brezilya’ya davet edildikten sonra seçilen tüm sanatçılar şarkı önerilerini müzik yönetmenlerine ilettiler. Sao Paulo’ya varmadan önce orkestranın repertuarı belirlenmiş idi. Bu repertuar en az orkestra elemanlarının sergilediği çeşitlilik kadar renkliydi. Kimi parçalar tüm orkestra tarafından, kimileri ise parçanın gerektirdiği şekilde oluşturulan daha küçük topluluklarca yorumlandı. Dört gün süren yoğun provaların ardından verdiğimiz dört konserde üçbini aşkın Brezilyalı seyirci ile buluştuk. Yakında konserlerimizin dvd’si yayınlanacak. Böylece yaptıklarımız uçup gitmeyecek.

Peki buralardan tınılar?
Orta Anadolu’dan Arpa buğday daneler isimli halk şarkımız ve önerdiğim bazı balkan melodilerini benim yönetimimde seslendirdik.

Projede Fusion müzisyenlerinin de olduğunu söylediniz. Bu sizin gelenekten yana olan tavrınıza ters düşmüyor mu?
Projede yer alan müzisyenlerden modern müzik çalan gitarist Paolo Angeli tek başına sahne aldı zaten. Brezilya müziği ögeleri içeren az sayıda parçanın dışındaki repertuar geleneksel müzik örneklerinden oluşuyordu. Bu anlamda beni zorlayan bir durumla karşılaşmadım. Gelenekten gelen bir çok müziği tavrına uygun yorumladık. Farklı gelenekleri birleştirirken sağduyuya aykırı bir durum ortaya çıkmadı. Müziklerimizi bozmak için değil kaynaştırmak için çabaladık.

Geleneksel müzik , Fusion , World Music hakkındaki görüşlerinizi almanın tam zamanı....
Geleneksel müzikten yanayım. Çağdaş müziğin, şehirli müziğin, cazın, rönasans müziğinin temelinde hep halk müziği var. Bir de halk müziğinin yalınlığı, insanların yaşam tarzlarını , korkularını, coşkularını, hüzünlerini, sevinçlerini en doğrudan anlatan müzik türü oluşu beni hep heyecanlandırdı. Dünyanın çeşitli halk müziği geleneklerinin içine girdikçe, öğrendikçe heyecanım arttı.

Tabii ki köydeki müzisyenin söyleyişi ve çalışıyla benim söyleyişim ve çalışım arasında farklar var. Ben batı müziği eğitimi görmüş, batılı bir çalgı olan akordeonu seçmiş kentli bir müzisyenim.

Yine de müzik yaşamımın temelinde geleneksel müzik ve ona duyduğum saygı var. Geleneksel müzikle ilgili yaptığım her çalışmada müziğin aslına zarar vermemek için çok çaba harcıyorum. Yani benim için çağdaş bir geleneksel müzik tutkunu denebilir.

World music kavramına gelirsek, üzerinde pek düşünülmeden konulmuş bir isim bence. Kendi deneyimlerimden yola çıkarsam bu kavramdan yerel müziklerin batılı beğeniye uygun hale getirilmesini anlıyorum. Bu tip çalışmaların batı müziğinin öz kaynaklarının tükenmişliğinin sonucu olduğunu düşünüyorum. Pop’un rock’un tükenmişliğinin sonucu...

Bir de Word music kavramı içinde farklı disiplinlerden müzisyenleri bir araya getiren çalışmalar var. Ancak bu gibi çalışmalar titizlikle yürütülmediğinde tüm bileşenlerine zarar veriyor. Eğer Flemenko müziği ile Sufi geleneği bir araya gelecekse bunun teorik ve pratik altyapısı kurulmalı. Sadece birbirine eşlik eden sanatçıların anlık yaratıcılıklarıyla kalıcı bir yapıt ortaya çıkamaz kanımca. Buna karşın iyi örnekler de var. Romanya – Sırbistan sınırındaki Banat geleneksel müziği ile Manş kıyısından Breton müziği geleneğini adeta bu ülkeler komşuymuşçasına kusursuzca biraraya getiren Erik Marchant’ın çalışmaları gibi. Aceleye getirilmeyen bu tür farklı müzik geleneklerini birleştirme çabaları insana yepyeni ufuklar açıyor.

Uzun yollardan geldiniz, ayağınızın tozuyla memleketiniz Tire’de bir konser verdiniz. Sanırım bu Tire’de verdiğiniz ilk konser.
Halkla buluşma anlamında ilk konser denebilir.Daha öncesinde Tire’de lise yılları boyunca bir düğün orkestrasında çalıştığım için müziğimle yüzlerce evliliğe vesile oldum. Üniversite yıllarında da mezun olduğum lisede bazı küçük konserler yapmıştım.
Bu kez yaşadığım gerçek bir kucaklaşmaydı. Yıllarca verdiğim emeklerin ürününü memleketimin insanı ile paylaşmak beni çok mutlandırdı, duygulandırdı.
Tire’nin kurtuluş günü olan 4 Eylül kutlamaları kapsamında Zeybek topluluğumla beraber Rumca ve Türkçe zeybekler seslendirdik. Bu başlı başına çok anlamlıydı. Ülkemizde olumlu değişimler de var. Tire Halk Eğitim Merkezi’nin kadın ve erkek zeybek ekibi danslarıyla bize eşlik ettiler. Baştan sona olumlu enerjiyle yüklü bir konser yaptık. Seyircilerime hitap ederken ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Tire’den sonraki durak Girit’ti. “Akdeniz Sesleri” ismindeki proje dahilinde Girit’te üç konser verdiniz. Nedir “Akdeniz Sesleri” projesi?
Proje onbeş şehirde gerçekleşiyor. Amacı Akdeniz müziğini ve kültürünü diğer Akdeniz kentlerine taşımak. Bu bağlamda Muammer Ketencoğlu ve Bir Balkan Yolculuğu Topluluğu olarak biz Balkan müziğini Girit’in üç kentine taşıdık. Kaynaştırıcılık açısından çok önemli bir çalışma olduğuna inanıyorum. Orada yaptığımız basın toplantılarında da geleneksel müzik yapan müzisyenlerin ırkçı olamayacağını, halk müziğinin kardeşliğe bir çağrı olduğunu vurguladım zaten.

Girit’te Türkçe şarkı söylediniz mi?
Tabii ki Türkçe de söyledik. Hatta bir çok Balkan dilinde şarkılar söyledik.

Yani birkaç gün önce Tire’de Rumca birkaç gün sonra da Girit’te Türkçe...
Ne müzik ne ben sınır tanıyoruz bu anlamda.

İyi ki sizi yakalamışım çünkü çok yakında İsrail’e gideceğinizi duydum...
İsrail Engelliler Federasyonu’nun düzenlediği” %100 Sanat” adındaki festivale katılmak üzere gidiyoruz Bir Balkan Yolculuğu olarak. Engelli sanatçıların katılacağı bir festival olacak bu. Aslında görmeyişimi yaptığım işin öncesine asla koymam ve bir şekilde konmasından da son derece rahatsız olurum. Ancak biz bu projeye yalnızca görme engelli oluşumdan ötürü değil müziğimiz seçildiği için davet edildik. Bu yüzden mutluyuz.
%100 Sanat başlığının güzel de bir esprisi var: Engellilik durumunu bildiren heyet raporlarında engellilerin ne oranda iş göremez oldukları yazılıdır; %40, %60 v.s. Dolayısıyla %100 Sanat adı bu ibareye yapılan bir gönderme.

İsrail’de kaç konser vereceksiniz?
Bir Balkan Yolculuğu Topluluğuyla Tel Aviv’de seçkin bir salon olan New Cameri tiyatrosunda iki konser yapacagız. Balkanlar’dan halk müziği seslendireceğimiz ilk konserde İsrailli şarkıcı Ruth Yaakov konuk sanatçı olarak konserimize katılacak. Festivalin kapanışında vereceğimiz ikinci konserde daha çok Klezmer ve Türk halk müziği örnekleri seslendireceğiz.

Hem Türkiye’den giden biri olarak hem de sınırları sanatıyla yıkan biri olarak İsrailliler’e “Güvenlik Duvarını” soracak mısınız?
Duvarla ilgili sağduyulu, barışsever insanlar ne düşünüyorsa ben de aynısını düşünüyorum. Bununla birlikte müziğimizi paylaşmaya gelen seyircilerin böyle bir sorunun muhatabı olamayacağını düşünüyorum.

Tüm bu yolculukların bu sonbahar yoğunlaşmasını neye bağlıyorsunuz?
Yıllardır yurt dışında pek çok konser yaptım. Farklı müzik geleneklerinden gelen müzisyenlerle birçok müzikal ve kişisel iletişim kurdum. Uluslararası müzik arenasında gittikçe kabul görmeye başladım. Bu birikim sanırım bu yıl bir ivmeye neden oldu.

Yeni bir albüm çalışması var mı?
Bir İzmir albümü yapıyorum. 1922 öncesi İzmir’inin çok kültürlü yaşamına gönderme yapacak olan bu çalışma İzmir kökenli Türk , Rum ve Yahudi türkülerinden bir demet içerecek. Yaklaşık 16 şarkıdan oluşmasını tasarladığım bu albümde Muammer Ketencoğlu ve Zeybek Topluluğu elemanlarının yanısıra konuk sanatçılar da yer alacak.

Gezegende sizle ufak bir tur atmak güzeldi. Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.